Berat Kandili, kandiliniz mübarek olsun, 26 Temmuz 2010
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz Kur'an-ı mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir...'(Duhan, 44/1-4)
Ayette geçen, 'mübarek gece'den maksat; Berat gecesidir. Kur'ânın bu gecede, Yedinci semadan dünya semasına indirildi. Kadir gecesinde ise ilk kez Peygamber Efendimize indirilmeye başlandı.
Bu gecenin, dört adı vardır. "Mübarek gece", "Berae gecesi" "Sakk gecesi", "Rahmet gecesi". Ve denildi ki bununla Kadir Gecesi arasında kırk gün vardır. Berae ve Sakk gecesi denilmesi hakkında da denilmiştir ki, haraç tamamen alındığı zaman beraetlerini (temize çıkmalarını) dile getiren bir sened yazıldığı gibi, Allah Teâlâ da bu gece mümin kullarına beraet yazar. Ve denilmiştir ki bu gecede beş özellik vardır:
Bu gecenin beş özelliği vardır:
1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.
2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.
3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.
4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.
5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.
Hazreti Âişe (ranha) bu gecenin fazileti hakkında şunları anlatıyor:
Günün birinde Hazreti Peygamber yanıma girdi. Elbisesini çıkardı. Aradan zaman geçmeden tekrar giyindi. Bunun üzerine beni şüphe, kıskançlık sardı. Ortaklarımdan birinin yanına gidecek sandım ve peşini takip ettim. Medine’nin kabristanı olan Bakîu’l-Garkad’da kendisine eriştim. Mü’minlere ve şehidlere istiğfar ve dua ediyordu. Kendi kendime: ‘Anam babam sana feda olsun! Sen Rabb’ının rızası uğrunda, ben ise dünya peşindeyim!’ diyerek döndüm. Soluk soluğa eve girdim. Arkamdan da Resülüllah (sav) girdi.
-Neden böyle hızlı nefes alıyorsun?’ dedi.Ben,
-Anam babam uğruna feda olsun. Yanıma gelip elbisenizi çıkardıktan sonra tekrar giyindiniz, beni kıskançlık tuttu. Ortaklarımdan birinin yanına gideceğinizi zannettim. Nihayet sizi kabristana giderken gördüm,dedim.
Resul–ü Ekrem,
-Resülüllah sana haksızlık edecek diye mi korkuyorsun?’ dedi.
Ardından Cibril geldi ve şöyle dedi:
-Bu gece Şa’bân’ın on beşinci gecesidir. Cenabı Hak bu gecede Benî Kelb kabilesi koyunlarının sayısı kadar kimseyi cehennemden âzâd eder. Fakat bu gece Allah; müşriklerin, kincilerin, akrabalarıyla münasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların, ana ve babalarına isyan edenlerin, içki düşkünlerinin yüzlerine bakmaz.
Resul–ü Ekrem, elbisesini çıkardı.
-Bu gece ibadet etmeme müsaade eder misiniz? buyurdu.
-Evet, sana anam babam feda olsun, dedim.
Peygamber namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Endişelendim, elimle yokladım. Elim, ayağının altına dokununca kımıldadı. Ben de sevindim. Secdede şöyle niyaz ettiğini işittim:
‘Allah’ım! azabından afvına, gazabından rızana sığınıyorum. Sen’den yine Sana iltica ediyorum. Şânın yücedir. Sana yaptığım senayı Senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana lâyık bir surette hamd etmekten âcizim.’
Sabah olunca bunları Resul–ü Ekrem’e söyledim. O da,
- Yâ Âişe, bunları öğrendin mi? dedi.
-Evet yâ Resülüllah, dedim.
Resuli Ekrem;
-Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira bunları bana Cibril öğretti ve secdede bunları okumamı ta’lîm buyurdu.’ dedi.”
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor:
"Her kim bu gece yüz rekat namaz kılarsa yüce Allah ona yüz melek gönderir. Otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu ona cehennem azabından teminat verir. Otuzu da ondan dünya afetlerini savarlar, O'nu da ondan şeytanın tuzaklarını hilelerini savarlar."
"Yüce Allah bu gece ümmetine öyle rahmet eder ki Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca."
"Yüce Allah bu gece bütün müslümanlara mağfiret buyurur ancak kâhin, sihirbaz, yahut çok kin güden veya içkiye düşkün olan, yahut ana-babasını inciten, veya zinaya ısrarla devam eden müstesna."
'Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve; 'tevbe eden yok mu! Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim, hastalığından şifa isteyen yok mu ona şifa vereyim. Yok mu şunu isteyen yok mu bunu isteyen' der. Bu durum, sabaha kadar devam eder'
'Ameller, bu ayda âlemlerin Rabb'ı yüce Allah'a arz edilir. Ben de amellerimin oruçlu iken Allah'a arzedilmesini isterim'
Berat Kandili olan bu mübarek geceyi nasıl ihya edeceğiz?
1-Yatsı ve Sabah namazlarını mutlak surette cemaatle kılmalıyız ki, geceyi sabaha kadar ibadet etmiş olalım.
2- Geceyi oruçlu olarak karşılayalım ve ertesi günü de oruç tutalım.
3- Bir günlük kaza namazı kılalım
4- Berâat gecesinde 100 rek'atlı Hayır Namazı vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.
Hayır Namazı
Niyet
"Yâ Rabbî, niyet ettim senin rızâ-i şerîfin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip süedâ defterine kaydeyle, Allâhü Ekber'
Kılınışı
Her rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur
İki rek'atte bir selâm verilerek 100 rek'atte tamamlanır
Her rek'atte 100 İhlâs-ı şerîf okumak sûretiyle 10 rek'at olarak da kılınabilir.
(Hz. Allâh'ın HÛ ism-i şerîfinin ebced hesâbına göre adedi olan) 11 şey, (TÂHÂ'nın ebced hesâbıyla adedi olan) 14 kere okunur. (TÂHÂ Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in ismidir.
* İstiğfâr-ı şerîf: 14 kere
* Salevât-ı şerîfe: 14 kere
* Fâtiha-i şerîfe (besmeleyle): 14 kere
* Âyetü'l-Kürsî (besmeleyle): 14 kere
* Lekad câeküm...' (besmeleyle): 14 kere
* 14 kere 'Yâsîn' dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf
* İhlâs-ı şerîf (besmeleyle): 14 kere
* Kul eûzu birabbil-felak...' (besmeleyle): 14 kere
* Kul eûzu birabbin-nâs...' (besmeleyle): 14 kere
"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym."
* 14 kere
o Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak efdaldir): 14 kere
"Allâahümme salli alâa seyyidinâa Muhammedin ve alâa âali seyyidinâa Muhammedin salâaten tünciinâa bihâa min cemî'ıl-ehvâali ve'l âafâat. Ve takdıy lenâa bihâa cemî'alhaacâat ve tütahhirunâa bihâa min cemî'ıs-seyyi'âat ve terfeunâa bihâa ındeke a'led-derecâat ve tübelliğunâa bihâa aksa'l gaayâat. Min cemî'ıl-hayrâti fi'l-hayâati ve ba'del-memâat. İnneke alâa külli şey'in kadiyr."
Mânâsı:
Allâh'ım, Efendimiz Muhammed'e ve ehl-i beytine bizi bütün korku ve âfetlerden kurtaracağın, bütün ihtiyaçlarımızı göndereceğin, bütün günahlarımızdan temizleyeceğin, nezdindeki derecelerin en yücesine yükselteceğin, hayatta ve ölümden sonra bütün hayırların nihâyetine ulaştıracağın şekilde râhmet eyle. Muhakkak sen her şeye kaadirsin.“
Bunlardan sonra duâ yapılır.
5- Berâat Gecesi, bu gecede hiç olmazsa bir Tesbih Namazı kılınır.
25 Temmuz 2010 Pazar
20 Temmuz 2010 Salı
Padişah Ağlatan Evliya Karabaş Velî Hazretleri
Sultan 4. Mehmed, Limni sürgünü sonrası İstanbul’a dönen Karabaş Velî hazretlerinin vaazlarına yine devam eder. Sık sık Atik Valide Camii’ne selamlık yapmaya başlar. Anlatıldığına göre padişah vaaz esnasında hislenerek ağlar ve şöyle dermiş: “Bu Şeyh efendinin vaazı bana öyle tesir ediyor ki, İbrahim Edhem gibi tacı tahtı terk ile dağlara düşeceğim geliyor.”
Anadolu’nun İslâmlaşmasında ve genel itibarıyla sünnî bir hüviyet kazanmasında tasavvuf erbabının tesiri büyüktür. Bu dönüştürücü ve ıslah edici tesir Selçuklu devleti sahasında başlamıştır. Alparslan’ın veziri Nizâmülk’ün tasavvuf erbabına büyük kıymet verip desteklemesi, ayrıca kurduğu Nizamiye medreselerinin alimlerin ve tasavvuf erbabının merkezi haline gelmesi, Selçuklu sahasında Ehl-i sünnet anlayışını pekiştirmiştir.
Zahirî ilimlerle tasavvufu meczeden Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî rh.a. bu medreselerde yetişmiş ve bir dönem müderrislik de yapmıştır. Onun eserleri, özellikle İhyâu Ulûmu’d-Dîn Ehl-i Sünnet’in en temel kaynaklarından biri haline gelmiştir.
Tasavvuf erbabı, tarih boyunca Hz. Peygamber efendimizin sünnetine dayalı anlayış ve uygulama üzerine kurulu hayatın temsilcisi olmuştur. Nitekim Selçuklu Sultanı Sencer, Yusuf Hemedânî hazretlerine bir mektup yazarak “Ashab-ı Kirâm’ın yollarından ayrılmayan büyük şeyhin hayat tarzını bildirmelerini ve kendilerine bir Fatiha niyaz etmelerini” dilemiş ve elli bin altın göndermiştir. Yusuf Hemedânî hazretleri sultanın bu isteğini, halifesi Abdülhâlik Gücdüvânî hazretlerine Makamât’ı yazdırmak suretiyle yerine getirmiştir.
İslâm alimleri İslâmî ilimleri geliştirirken, mutasavvıflar da tebliğ ve irşad faaliyetleriyle İslâm’a hizmet etmişlerdir.
Tasavvuf erbabı genellikle ömür boyu aynı yerde yaşayıp ikamet eden kimseler değildir. Onlar dolaşıyorlar ve İslâm’ı, Sünnet’i anlatıyorlardı. Düşman karşısında zora düşüldüğünde bağlıları ile en ön safta savaşa katılıyorlardı. Arap Yarımadası, İran, Mâveraünnehr ve Orta Asya’daki bu durum Anadolu için de geçerlidir. Anadolu bu gönül erlerinin gayretleriyle fetholunmuştur. Fetih sonrası yerleşim ve halkın terbiyesi de büyük ölçüde bu zatların çabalarıyla gerçekleşmiştir. 17. yüzyılda yaşamış olan Karabaş Velî hazretleri işte bu kıymetli şahsiyetlerden biridir.
Arapkir’den Kastamonu’ya
Karabaş Velî hazretleri, 1611 yılında Arapkir’de doğmuştur. Asıl adı Alaeddin Ali’dir. Boyunun uzun olması dolayısıyla “Ali Atvel” (Uzun Ali), Halvetî tacı olan kara sarık bağladığı için “Karabaş” ve manen makam sahibi olduğu için de “Velî” denilmiştir. İsminden çok “Ali el-Atvel” yahut “Karabaş Velî” olarak bilinmiştir.
İlk tahsilini Arapkir’de yapmıştır. Daha sonra İstanbul’a gelerek Fatih medreselerinden birinde ilim öğrenmiştir. Daha sonra tasavvufa ilgi duyarak Kastamonu’ya gitmiş ve Şaban-ı Velî hazretleri dergâhında post-nişin olan İsmail Çorumî hazretlerine intisap etmiştir. Bir ara mürşidinin de isteğiyle Çankırı’ya giderek müridler arasındaki bazı tasavvufî meseleleri çözüme kavuşturur. İsmail Çorumî hazretlerinin vefatından sonra onun yerine geçen Muslihiddin Mustafa Efendi hazretlerinde seyr ü sülukunu tamamlar. Şeyhinin 1662 yılında vefat etmesi üzerine yıllarca Arap topraklarında dolaşır ve 1670 yılında tekrar İstanbul’a gelip Üsküdar’da Rumî Mehmet Paşa Camii’nde inzivaya çekilir.
Dört yıl süren bu dönemin ardından Atik Valide Sultan Camii’nin bitişiğindeki dergâha tayin edilir ve kendisine yapılan vaizlik teklifini de kabul buyurur. Burada beş yıl irşad ile meşgul olur ve şöhreti yayılır. Zamanın padişahı Sultan 4. Mehmed dahi vaazlarını dinlemeye gelmektedir. Çekemeyen bazı kimseler onun hakkında ileri geri konuşarak söylemediği bir sözü ona atfederler. Bunun üzerine Karabaş Velî hazretleri aynı yıllarda başka tasavvuf büyüklerinin de sürgün edildiği Limni adasına gönderilir. Orada dört yıllık mecburi ikametten sonra tekrar İstanbul’a döner.
Cami kürsüsünde bir velî
Karabaş Velî hazretleri cuma günleri Atik Valide Sultan Camii’nde vaazlarına devam eder. “Sefîne-i Evliya” yazarı Hüseyin Vassaf’ın aktardığına göre, halk cuma günleri koşarak camiye gelir ve camiyi doldururlarmış. Hatta yer bulabilmek için kuşluk vaktinde gelirlerse yer bulabilirler, namaza bir saat kala hiç yer kalmazmış. Karabaş Velî hazretlerinin vaazları halk üzerine büyük tesir uyandırır ve herkes ağlarmış.
Sultan 4. Mehmed, Limni sürgünü sonrası İstanbul’a dönen Karabaş Velî hazretlerinin vaazlarına yine devam eder. Sık sık Atik Valide Camii’ne selamlık yapmaya başlar. Anlatıldığına göre padişah vaaz esnasında hislenerek ağlar ve şöyle dermiş: “Bu Şeyh efendinin vaazı bana öyle tesir ediyor ki, İbrahim Edhem gibi tacı tahtı terk ile dağlara düşeceğim geliyor.” Kaynaklarda Karabaş Velî hazretlerinin tekrar sürgün gönderilmesine bu sözün sebep olduğu belirtilir.
Cuma günleri olunca, padişaha “Selamlık nereye?” diye sorulduğunda “Üsküdar’da Valide-i Atik Camii şerifine...” derlermiş. Bu arzunun sürekli tekrar etmesi, Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın dikkatini çeker ve padişahın dünya işlerinden el etek çekeceği korkusuna düşer. Karabaş Velî hazretlerini İstanbul’dan uzaklaştırma çaresini düşünür ve bulur. Padişahın haberi olmadan Karabaş Velî hazretlerine: “Padişahımız sizi Hicaz’a gönderme arzusundalar, yol masrafını gönderdiler.” diye teklifte bulunur. Gerçeği anlayan Karabaş Velî hazretleri: “A cânım, bizden bu kadar niye korktunuz? Biz padişaha tacı tahtı terk ettirmeden marifet sırlarını telkin edebilirdik.” der ve sonrasında Hicaz’a gitmek üzere yola koyulur.
İki sefer bir arada
Hac sonrası Medine-i Münevvere’ye gelir ve burada Mustafa Efendi’ye halifelik verir. Bu zat Edirne’de medfundur.
Daha sonra Mısır kafilesiyle yola koyulurlar. Mısır’a üç konak mesafede kırk bin hacının dinlenmek için çadır kurduğu bir yerde, hava gayet açık olduğu halde bir sel geleceğini keşfedip durumu hacılara bildirir. Hacılar derhal oradan ayrılırlar ve hemen şiddetli bir yağmur başlar ve oraları sel basar. Hacılar Karabaş Velî hazretlerinin bu kerameti sayesinde felaketten kurtulmuşlardır.
Birkaç gün sonra Karabaş Velî hazretleri hastalanır ve Nahil kalesi civarında, 3 Ocak 1686 günü vefat eder. Kale civarında Gaylan köyü hurmalığına komşu Şeyh el-Gazâli denilen bir zatın kabri yanına defnolunur.
Karabaş Velî hazretleri Hicaz’a giderken müritleri sorarlar: “Efendim! Bizim tesellimizle kim meşgul olacak?” Şöyle cevap verir: “Benim tacımın altında kimi görürseniz Karabaş Velî odur.” Nitekim yola çıkmadan sarığını Seyyid Muhammed Nasûhî hazretlerine verir. Hüseyin Vassaf, bu tacın geçtiğimiz asırda hâlâ muhafaza olunduğunu aktarıyor.
Karabaşiyye Yolu
Karabaş Velî hazretleri ardında beş yüz civarında halife bırakmıştır. Bunların her biri alim ve fazıl zatlardır. Zamanın insanları üzerinde maddi manevi tesirleri olmuştur.
Onun bıraktığı yolda, birçok yeni kol oluşmuş ve Osmanlı coğrafyasında geçtiğimiz asra kadar hizmete devam etmişlerdir.
Karabaş Velî hazretlerinin oğlu ve halifesi olan Mustafa Manevi Efendi hazretleri, Sokullu Mehmet Paşa Zaviyesi’nin postnişini ve Yeni Cami’nin de vaizi olarak irşada devam etmiştir. Şair bir zattır ve bazı tasavvufî eserler de kaleme almıştır.
Yine Hasan Ünsî Efendi hazretleri, Karabaş Velî hazretlerinin bir diğer halifesidir. Bu muhterem zat henüz yirmi yaşında iken Ayasofya’da Beyzâvî Tefsiri okutmuştur. Dergâhında salı günleri Mesnevî okurmuş ve meclislerine ulemadan bir çok kimse katılırmış.
Her iki halife de, diğer halifeler gibi birçok halife yetiştirmiştir.
Kastamonu’dan Kuzey Afrika’ya
Şaban-ı Velî hazretlerinin silsilesinden gelen Karabaşiyye kolu, daha sonra Bekriyye koluyla Arap ülkelerine yayılmış ve 18. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey Afrika’daki Ticâniyye kolu doğmuştur.
Fas’lı Seyyid Ahmed Ticânî hazretleri Kuzey Afrika’da birçok ülkeye ulaşmıştır. Hızla yayılan bu kola mensup zatlar, Ehl-i Sünnet yolunda gayret göstermişler ve pek çok talebe yetiştirip farklı şehir ve ülkelere göndermişlerdir. Bu kişiler de gittikleri her yerde hizmet için gayret sarfetmişlerdir. Sefine-i Evliya’da bu kol ile ilgili genişçe bilgi mevcuttur.
Kaynaklarda aktarıldığına göre Karabaş Velî hazretleri beş yüz civarında halife bırakmıştır. Bunlardan biri ve oğlu olan Mustafa Manevî Efendi’nin bir kasidesi, hem Karabaş Velî hazretlerinin farklı meşrepler arasına hürmet sınırı koymayan tavrını, hem de tasavvufî bakışın müslümanların ortak değerlerine ayrım yapmaksızın ihtiramını göstermesi bakımından önemlidir.
Karabaş Velî hazretlerinin bir diğer özelliği farklı tasavvufî kollara mensup insanları, o yoldan ayrılmadan irşad etmesidir. Ehl-i Sünnet üzere olan bütün tasavvufî yollara kıymet vermiş ve hürmet nazarıyla bakmıştır. Kendisine bağlı olan insanlara da bu edebe dikkat etmelerini telkin etmiştir.
Karabaş Velî hazretlerinin bu özelliği, birleştiren, ayrıştırmayan bir tavırdır. Bu tavır elbette ihlâs ile alakalıdır. Zira onların niyetleri Allah rızası, hedefleri insanların manevi dünyalarını mamur kılmaktır.
Ali Gökmen
Semerkand Dergisi 138. Sayı
Anadolu’nun İslâmlaşmasında ve genel itibarıyla sünnî bir hüviyet kazanmasında tasavvuf erbabının tesiri büyüktür. Bu dönüştürücü ve ıslah edici tesir Selçuklu devleti sahasında başlamıştır. Alparslan’ın veziri Nizâmülk’ün tasavvuf erbabına büyük kıymet verip desteklemesi, ayrıca kurduğu Nizamiye medreselerinin alimlerin ve tasavvuf erbabının merkezi haline gelmesi, Selçuklu sahasında Ehl-i sünnet anlayışını pekiştirmiştir.
Zahirî ilimlerle tasavvufu meczeden Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî rh.a. bu medreselerde yetişmiş ve bir dönem müderrislik de yapmıştır. Onun eserleri, özellikle İhyâu Ulûmu’d-Dîn Ehl-i Sünnet’in en temel kaynaklarından biri haline gelmiştir.
Tasavvuf erbabı, tarih boyunca Hz. Peygamber efendimizin sünnetine dayalı anlayış ve uygulama üzerine kurulu hayatın temsilcisi olmuştur. Nitekim Selçuklu Sultanı Sencer, Yusuf Hemedânî hazretlerine bir mektup yazarak “Ashab-ı Kirâm’ın yollarından ayrılmayan büyük şeyhin hayat tarzını bildirmelerini ve kendilerine bir Fatiha niyaz etmelerini” dilemiş ve elli bin altın göndermiştir. Yusuf Hemedânî hazretleri sultanın bu isteğini, halifesi Abdülhâlik Gücdüvânî hazretlerine Makamât’ı yazdırmak suretiyle yerine getirmiştir.
İslâm alimleri İslâmî ilimleri geliştirirken, mutasavvıflar da tebliğ ve irşad faaliyetleriyle İslâm’a hizmet etmişlerdir.
Tasavvuf erbabı genellikle ömür boyu aynı yerde yaşayıp ikamet eden kimseler değildir. Onlar dolaşıyorlar ve İslâm’ı, Sünnet’i anlatıyorlardı. Düşman karşısında zora düşüldüğünde bağlıları ile en ön safta savaşa katılıyorlardı. Arap Yarımadası, İran, Mâveraünnehr ve Orta Asya’daki bu durum Anadolu için de geçerlidir. Anadolu bu gönül erlerinin gayretleriyle fetholunmuştur. Fetih sonrası yerleşim ve halkın terbiyesi de büyük ölçüde bu zatların çabalarıyla gerçekleşmiştir. 17. yüzyılda yaşamış olan Karabaş Velî hazretleri işte bu kıymetli şahsiyetlerden biridir.
Arapkir’den Kastamonu’ya
Karabaş Velî hazretleri, 1611 yılında Arapkir’de doğmuştur. Asıl adı Alaeddin Ali’dir. Boyunun uzun olması dolayısıyla “Ali Atvel” (Uzun Ali), Halvetî tacı olan kara sarık bağladığı için “Karabaş” ve manen makam sahibi olduğu için de “Velî” denilmiştir. İsminden çok “Ali el-Atvel” yahut “Karabaş Velî” olarak bilinmiştir.
İlk tahsilini Arapkir’de yapmıştır. Daha sonra İstanbul’a gelerek Fatih medreselerinden birinde ilim öğrenmiştir. Daha sonra tasavvufa ilgi duyarak Kastamonu’ya gitmiş ve Şaban-ı Velî hazretleri dergâhında post-nişin olan İsmail Çorumî hazretlerine intisap etmiştir. Bir ara mürşidinin de isteğiyle Çankırı’ya giderek müridler arasındaki bazı tasavvufî meseleleri çözüme kavuşturur. İsmail Çorumî hazretlerinin vefatından sonra onun yerine geçen Muslihiddin Mustafa Efendi hazretlerinde seyr ü sülukunu tamamlar. Şeyhinin 1662 yılında vefat etmesi üzerine yıllarca Arap topraklarında dolaşır ve 1670 yılında tekrar İstanbul’a gelip Üsküdar’da Rumî Mehmet Paşa Camii’nde inzivaya çekilir.
Dört yıl süren bu dönemin ardından Atik Valide Sultan Camii’nin bitişiğindeki dergâha tayin edilir ve kendisine yapılan vaizlik teklifini de kabul buyurur. Burada beş yıl irşad ile meşgul olur ve şöhreti yayılır. Zamanın padişahı Sultan 4. Mehmed dahi vaazlarını dinlemeye gelmektedir. Çekemeyen bazı kimseler onun hakkında ileri geri konuşarak söylemediği bir sözü ona atfederler. Bunun üzerine Karabaş Velî hazretleri aynı yıllarda başka tasavvuf büyüklerinin de sürgün edildiği Limni adasına gönderilir. Orada dört yıllık mecburi ikametten sonra tekrar İstanbul’a döner.
Cami kürsüsünde bir velî
Karabaş Velî hazretleri cuma günleri Atik Valide Sultan Camii’nde vaazlarına devam eder. “Sefîne-i Evliya” yazarı Hüseyin Vassaf’ın aktardığına göre, halk cuma günleri koşarak camiye gelir ve camiyi doldururlarmış. Hatta yer bulabilmek için kuşluk vaktinde gelirlerse yer bulabilirler, namaza bir saat kala hiç yer kalmazmış. Karabaş Velî hazretlerinin vaazları halk üzerine büyük tesir uyandırır ve herkes ağlarmış.
Sultan 4. Mehmed, Limni sürgünü sonrası İstanbul’a dönen Karabaş Velî hazretlerinin vaazlarına yine devam eder. Sık sık Atik Valide Camii’ne selamlık yapmaya başlar. Anlatıldığına göre padişah vaaz esnasında hislenerek ağlar ve şöyle dermiş: “Bu Şeyh efendinin vaazı bana öyle tesir ediyor ki, İbrahim Edhem gibi tacı tahtı terk ile dağlara düşeceğim geliyor.” Kaynaklarda Karabaş Velî hazretlerinin tekrar sürgün gönderilmesine bu sözün sebep olduğu belirtilir.
Cuma günleri olunca, padişaha “Selamlık nereye?” diye sorulduğunda “Üsküdar’da Valide-i Atik Camii şerifine...” derlermiş. Bu arzunun sürekli tekrar etmesi, Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın dikkatini çeker ve padişahın dünya işlerinden el etek çekeceği korkusuna düşer. Karabaş Velî hazretlerini İstanbul’dan uzaklaştırma çaresini düşünür ve bulur. Padişahın haberi olmadan Karabaş Velî hazretlerine: “Padişahımız sizi Hicaz’a gönderme arzusundalar, yol masrafını gönderdiler.” diye teklifte bulunur. Gerçeği anlayan Karabaş Velî hazretleri: “A cânım, bizden bu kadar niye korktunuz? Biz padişaha tacı tahtı terk ettirmeden marifet sırlarını telkin edebilirdik.” der ve sonrasında Hicaz’a gitmek üzere yola koyulur.
İki sefer bir arada
Hac sonrası Medine-i Münevvere’ye gelir ve burada Mustafa Efendi’ye halifelik verir. Bu zat Edirne’de medfundur.
Daha sonra Mısır kafilesiyle yola koyulurlar. Mısır’a üç konak mesafede kırk bin hacının dinlenmek için çadır kurduğu bir yerde, hava gayet açık olduğu halde bir sel geleceğini keşfedip durumu hacılara bildirir. Hacılar derhal oradan ayrılırlar ve hemen şiddetli bir yağmur başlar ve oraları sel basar. Hacılar Karabaş Velî hazretlerinin bu kerameti sayesinde felaketten kurtulmuşlardır.
Birkaç gün sonra Karabaş Velî hazretleri hastalanır ve Nahil kalesi civarında, 3 Ocak 1686 günü vefat eder. Kale civarında Gaylan köyü hurmalığına komşu Şeyh el-Gazâli denilen bir zatın kabri yanına defnolunur.
Karabaş Velî hazretleri Hicaz’a giderken müritleri sorarlar: “Efendim! Bizim tesellimizle kim meşgul olacak?” Şöyle cevap verir: “Benim tacımın altında kimi görürseniz Karabaş Velî odur.” Nitekim yola çıkmadan sarığını Seyyid Muhammed Nasûhî hazretlerine verir. Hüseyin Vassaf, bu tacın geçtiğimiz asırda hâlâ muhafaza olunduğunu aktarıyor.
Karabaşiyye Yolu
Karabaş Velî hazretleri ardında beş yüz civarında halife bırakmıştır. Bunların her biri alim ve fazıl zatlardır. Zamanın insanları üzerinde maddi manevi tesirleri olmuştur.
Onun bıraktığı yolda, birçok yeni kol oluşmuş ve Osmanlı coğrafyasında geçtiğimiz asra kadar hizmete devam etmişlerdir.
Karabaş Velî hazretlerinin oğlu ve halifesi olan Mustafa Manevi Efendi hazretleri, Sokullu Mehmet Paşa Zaviyesi’nin postnişini ve Yeni Cami’nin de vaizi olarak irşada devam etmiştir. Şair bir zattır ve bazı tasavvufî eserler de kaleme almıştır.
Yine Hasan Ünsî Efendi hazretleri, Karabaş Velî hazretlerinin bir diğer halifesidir. Bu muhterem zat henüz yirmi yaşında iken Ayasofya’da Beyzâvî Tefsiri okutmuştur. Dergâhında salı günleri Mesnevî okurmuş ve meclislerine ulemadan bir çok kimse katılırmış.
Her iki halife de, diğer halifeler gibi birçok halife yetiştirmiştir.
Kastamonu’dan Kuzey Afrika’ya
Şaban-ı Velî hazretlerinin silsilesinden gelen Karabaşiyye kolu, daha sonra Bekriyye koluyla Arap ülkelerine yayılmış ve 18. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey Afrika’daki Ticâniyye kolu doğmuştur.
Fas’lı Seyyid Ahmed Ticânî hazretleri Kuzey Afrika’da birçok ülkeye ulaşmıştır. Hızla yayılan bu kola mensup zatlar, Ehl-i Sünnet yolunda gayret göstermişler ve pek çok talebe yetiştirip farklı şehir ve ülkelere göndermişlerdir. Bu kişiler de gittikleri her yerde hizmet için gayret sarfetmişlerdir. Sefine-i Evliya’da bu kol ile ilgili genişçe bilgi mevcuttur.
Kaynaklarda aktarıldığına göre Karabaş Velî hazretleri beş yüz civarında halife bırakmıştır. Bunlardan biri ve oğlu olan Mustafa Manevî Efendi’nin bir kasidesi, hem Karabaş Velî hazretlerinin farklı meşrepler arasına hürmet sınırı koymayan tavrını, hem de tasavvufî bakışın müslümanların ortak değerlerine ayrım yapmaksızın ihtiramını göstermesi bakımından önemlidir.
Karabaş Velî hazretlerinin bir diğer özelliği farklı tasavvufî kollara mensup insanları, o yoldan ayrılmadan irşad etmesidir. Ehl-i Sünnet üzere olan bütün tasavvufî yollara kıymet vermiş ve hürmet nazarıyla bakmıştır. Kendisine bağlı olan insanlara da bu edebe dikkat etmelerini telkin etmiştir.
Karabaş Velî hazretlerinin bu özelliği, birleştiren, ayrıştırmayan bir tavırdır. Bu tavır elbette ihlâs ile alakalıdır. Zira onların niyetleri Allah rızası, hedefleri insanların manevi dünyalarını mamur kılmaktır.
Ali Gökmen
Semerkand Dergisi 138. Sayı
19 Temmuz 2010 Pazartesi
YouTube Blog I've seen so far is in perfect
I've seen so far is in perfect
http://www.lovepowerman.net/
http://www.lovepowerman.com/
ibrahim uzun web site admin
http://www.lovepowerman.net/
http://www.lovepowerman.com/
ibrahim uzun web site admin
18 Temmuz 2010 Pazar
Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki 23 Sualine CEVAPLAR
Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki 23 Sualine CEVAPLAR
Amerika'nın Utah eyaletinin Salt Lake City şehrinde avukat Rulon S. Howelles'in islam Dini ve Hıristiyanlığın esasını teşkil eden meseleler üzerinde Müslümanların diişüncelerini öğrenmek ve bir kitap hazırlamak maksadı ile islam memleketlerine tevcih ettiği suallere, Maarif Vekaletinin 22 Kasım 1955 gün ve 022/14536 sayılı yazısı üzerine Diyanet işleri Reisliği Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Heyetince hazırlanan cevaplar.
1. ALLAH. (Üstün varlık. Mütevassıt bir müslüman alimin bundan ne anladığını açıklayın. Aynı zamanda henüz gençlik çağında bulunan bir kimsenin ne anladığını izah edin?)
CEVAP:1
Müslümanların alimi de, cahili de, genci de, ihtiyarı da Rabü'l-âlemîn olan Allahu Teala'ya şöyle inanır :
Allahu Teâlâ Var'dır;
Birdir;
Varlığının evveli yoktur;
Varlığmın ahiri yoktur;
Ne kendisi yaratılmışlardan birisine benzer, ne de yaratılmışlar kendisine benzer;
Varlığı, başka bir varlığa dayanmaz, kendi zatı ile vardır. Varlığı zâtının iktizâsıdır. Doğmaktan, doğurulmaktan, doğurmaktan baba veya oğul olmaktan, zaman ve mekanda bulunmaktan münezzeh ve müteâlî olarak mevcuttur.
Hiç bir vâsıtaya muhtaç olmaksızın, Her şeyi bilir;
Her şeyi işitir;
Her şeyi görür.
Mutlak hayat sâhibi'dir; mutlak kudret sahibidir; mutlak irade sâhibidir.
Diler, dilediğim yapar.
Kelam sıfatı ile de muttasıfdır; sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler; peygamberleri vasıtası ile insanlara kitaplar gönderir ve göndermiştir.
Bu sıfatların zıtları, Allâhu Teâlâ hakkında düşünülmez ve düşünülemez.
Allahu Teâlâ, kainatın şeriksiz ve nazirsiz yaratıcısıdır; yaratan, yarattıklarını yaşatan, öldüren, sonra yeniden diriltecek olan, iyi kulları için ni'metler, kötüler için de azab hazırlayan O'dur.
Biz Cenab-ı Hakk'ın âsârından kudret ve azametini, yüksek sıfatlarını düşünür, zat ve mahiyetinden bahsetmeyiz.
İşte, istisnâsız, her Müslüman'ın Allahu Teâlâ hakkındaki inancı böyledir. Şu kadar ki, Müslüman'ların ilim sahibi olanları, Allah'a îman mevzuunda kanaatlerini aklî ve naklî delillerle ispat edebilecek durumdadırlar.
* * *
2. EKÂNÎM-İ SELÂSE. (Buna Hıristiyanların umumiyetle inandığı şekilde inanıyor musunuz?)
C E VA P : 2
Hıristiyanlar, umumiyetle Teslis'e yani Allah'ın hem üç, hem bir olduguna inanırlar.
Ekânîm-i Selâse dedikleri bu üçüzlü ilah telakkîsinde ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı: Allah bir cevherdir ki, kendinin üç uknûmu (üç aslı) vardır. Biri Baba, biri Oğul, diğeri de Rûhû'l'Kudüs'tür, derler.
Diğer kısmı ise; Uknûm'un biri Allah, biri Meryem, birisi de Îsa olduğunu söyleyip, Îsa aleyhisselâm'ın Allah'ın oğlu olduğunu kabul ettikten sonra kendisinde nâsûtî ve lâhûtî iki tabiat bulunduğunu ve bu iki tabiatın da bir'e inkılâb ederek, Hazret-i Îsa'nın, nâsûtiyyeti ile muhdes ve mahluk bir insan olduğuna, lâhûtiyyeti ile de Hâlik ve gayr-ı mahlûk, ilah olduğuna inanırlar.
İşte Hıristiyanların Ekânîm-i Selâse dedikleri bunlardır.
Biz. Müslümanlar ise böyle bir akideyi asla kabul etmeyiz.
Bizim îman ve i'tikad ettiğimiz Allah, birinci suâlin cevabında da bildirildiği üzere asla teaddüt, tecezzi ve inkısam kabul etmez.
Hıristiyanlıktaki Ekânîm-i Selâse akîdesini kabul etmeyişimizin sebebini kısaca izah edelim :
Bilinmelidir ki, Müslümanlık, akla büyük bir mevki vermiştir. Bunun için, Müslümanlığın bütün îman esasları ma'kuldür, yani akla uygundur ve onlarda akıl ve mantığın kabul etmeyeceği hiç bir esrarlı noktaya rastlanmaz.
Ekânîm-i Selâse akîdesindeki Allah'ın hem üç, hem bir olması ciheti ise aklen açık bir tenakuz teşkil eder.
Üç uknûmdan birisi sayılan Hazret-i Îsa'nın sonradan dünyaya geldiği kabul edildiğine göre, kendisi doğmazdan evvel, mevcut kainatın Allah'tan hâlî bulunması îcab eder. Çünkü Hazret-i isa'nın, Allah'ı teşkil ettiği sanılan üç uknûmdan birisi olduğuna ve Hazret-i Îsa orada bulunmadıkça ulühiyyet câmiası da bulunmayacağına göre Hazret-i Îsa doğmadan Allah'ın da bulunmaması iktiza eder,
Üç uknumdan mürekkep lûhiyyet câmiasınm vücûdu bundan cüz' olan Hazret-i Îsa'nın bulunmasına muhtaç olması lazım geleceğine göre böyle bir ihtiyaç aczi ve müstelzimdir. Allahu Teâlâ'nın ise Kaadir-i Mutlak olduğu müsellem bulunduğundan böyle bir acz ve ihtiyaç bilbedâhe bâtıldır.
Bunun içindir ki, kilise mensublarından bazıları bu Ekânîm-i Selâse'yi bir Allah'da olan Vücud, Hayat ve ilim sıfatlannın remzi olmak gibi te'vil yolu na kaçmış olmalarına rağmen bir çokları bunu da reddetmişlerdir.
* * *
3. HAZRET-İ ÎSÂ. (Ulûhiyyetini kabul ediyor musunuz? Dîninizdeki yeri nedir?)
C E V A P : 3
İkinci suâlin cevâbında da açıklandığı üzere Hıristiyanların i'tikadına göre: Hazret-i isa, (hâşâ) Allah'ın oğludur ve üç uknûmdan biridir. Beşer cesedi giyinerek Hazret-i Meryem'den doğmuştur.
Kendisinin yeryüzünde çok ibadet ettiği, bilahare Yahudiler elinde asılarak öldürüldüğü, öldürülmek istenildiği zaman kaçıp gizlenecek bir yer aradığı, gizlendiği yerde tutularak asılırken şiddetli teessürler gösterdiği: «ilâhî, İlâhî, beni niçin terk ettin?» diye Cenab-ı Hakk'a halinden şikayet ettiği, öldürüldükten sonra da cehenneme inip Hazret-i
Adem ile zürriyetinden olan bütün peygamberleri oradan çıkardığı, üç gün sonra ölülerin arasından kalkarak göklere çıktığı ve Kaadir-i Mutlak olan Baba'nın sağ tarafında oturduğu iddia edilmektedir.
Biz Müslümanlar bu iddiaların ve akîdelerin hiç birisine inanmayız. Çünkü Hazret-i Îsa, Hıristiyanların da i'tiraf ettikleri vechile, bir zaman yok iken, sonradan Hazret-i Meryem'den doğmuş, süt emmiş, yiyip içmiş, insanlar arasında çocukluk ve gençlik çağını geçirmiş bir beşerdir. Demek ki hadistir, mümkündür, mütegayyir'dir.
O halde, hadis olan bir varlık için Kadîmlik,
mümkün olan bir varlık için Vâciblik, mütegayyir olan bir varlık için de Dâimlik tasavvur edilemez.
Eğer, iddia edildiği gibi, Hazret-i Îsa'da İlahlık olsa idi —Hıristiyanların dediklerine göre— kavimlerin en zaîfi ve âcizi olan Yahudilerin elinde aciz kalıp kurtulmak için bir sığınacak yer aramak lüzûmunu duyar mı idi?
Sonra, çok ibadet ettiği söylenilen Hazret-i Îsâ'nın, şayet kendisinde bir İlahlık vasfı bulunsaydı, bu, Tanrı'nın, kendi kendisine ibâdet etmesi gibi abes bir hareketi, Tanrı'ya isnâda kalkışmak demek olmaz mı idi?
Hazret-i Îsâ'nın ülûhiyyeti iddia ve öldürüldüğü de kabul edildiğine göre, o halde ölümünden sonra kainatın devam ve bekaası Tanrısız nasıl mümkün olabilmiştir?
Hazret-i Îsâ'nın Allah'ın oğlu Sıfatı ile Baba'nın (Allah'ın) sağ tarafında oturduğu iddia olunduğuna göre, bu da kendisinin Allah'tan ayrı bir varlık olduğunu kabul ve aynı zamanda Allah'a da bir mekan ve cihet isnad etmek demek değil midir?...
Eğer Hazret-i İsa'ya Tanrı'lık atfı incil'lerde görülen Peder ta'birinden ileri geliyorsa, bu ta'bir hakîkî ma'nada olmayıp, mâlik ve hâfız ma'nasındadır. Bunu hakîkî ma'naya almak yanlış yola sapmak demektir.
incil'lerde Cenab-ı Hakk'ın yalnız Hazret-i Îsâ'nın değil, insanların da pederi olduğu yazılmakta ve nitekim Matta İncili'nde şöyle denilmektedir : -
«Ne mübarektir sulh ediciler, zira onlara evladu'llah tesmiye olunacaktır.» (Beşinci Bab, 9 uncu fıkra
«Tâ ki, semâvatta olan Pederinizin evlâdı olasınız. Zira kendi güneşini fenalar ile iyilerin üzerine doğdurur. Hem salih ve fasık kimselerin iizerine yağmur yağdırır.» (Beşinci Bab, 45 inci fıkra.)
Eğer pederlik, oğulluk, Hazret-i Îsâ hakkında hakîkî ma'nada ise, insanlar hakkında da, hakîkî ma'nadadır. O halde, diğer insanlar dahi Allah'ın oğulları olmaları lazım gelir. Oğulluğun Hazret-i Îsâ'ya hasr olunmasında bir münâsebet görülemez,
Eğer Pederlik, sâir insanlar hakkında mecaz. ise, Hazret-i Îsâ hakkında da. mecâz olmak icabeder.
Hazret-i Îsâ'nın kendisinden önce gelen peygamberler gibi bir peygamberden başka bir insan olmadığı Matta İncil'indeki şu fıkralardan da açıkça anlaşılmaktadır :
«Ve Orşelim'e girdiğinde, bu kimdir? diyerek bütün şehir tahrik olundu. Halk dahi; bu Celil'de vâki' Nâsıret'den olan Îsâ peygamberdir, dediler.» (Matta 21 inci Bab, 10 ve 11 inci fıkralar).
«Ve onu Haça gerdikten sonra elbisesini kur'a atarak taksim ettiler. Tâ ki. Peygamberin; elbisemi aralarında taksim edip kaftanım üzerine kur'a attılar, diye buyurduğu kelam itmam oluna.» (27 nci Bab, 35 inci fıkra).
«Ve vâki' oldu ki. İsa bu temsilleri bitirdikten sonra oradan hareketle kendi vatanına geldikte, sinagoglannda onlara tâlim ederdi. Şöyle ki onlar hayran olup bu hikmet ve mu'cizeler Buna neredendir?»
«İmdi 0'na bunun cümlesi neredendir? diyerek O'nun hakkında sürçerler idi. Fakat Îsâ onlara;
'Bir peygamber kendi vatanından ve kendi hanesinden gayrı yerde i'tibarsız değildir, dedi. Ve orada onların îmansızlıkları sebebiyle çok mu'cizat icra etmedi.» (Matta 13 üncü Bab; 53, 54, 57 ve 58 inci fıkralar).
Biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki i'tikadımıza gelince:
Hazret-i Îsâ, ancak peygamberlik mertebesine haiz mümtaz bir beşerdir. Anadan, babasız ve hârikulâde olarak, Allah'ın «Kün!» emri ile doğmuş olması kendisinin ilâhlık vasfını haiz bulunmasını asla istilzam etmez. Bu belki Allahu Teala'nın bütün tabiat ve hilkat üzerinde hakim bulunan kudret ve iradesinin azametine delalet eder. Nitekim Hıristiyanlarca da kabul olunduğu veçhile, Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasız yaratılmıştır.
Daha önceki peygamberler gibi, Hazret-i Îsâ' ya da Allah tarafından peygamberliğini te'yid için, hastaları ilaçsız iyi etmek ve hattâ Allah'ın izni ile, ölüleri diriltmek gibi mû'cizeler verilmiş ve kendisine ilahî emir ve nehiyleri bildiren ve tebdil ve tahrife uğramıyan hakîkî İncil ayetleri dahi vahy edilmiştir.
Hazret-i Îsâ, kendisinden önce gelen bütün peygamberleri ve ezcümle Hazret-i Mûsâ'yı ve O'na verilmiş olan Tevrat'ı tasdik ettiği gibi, kendisinden sonra gelecek olan. Âhir Zaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ı da tebşir ve tasdik etmiştir.
Hazret-i Îsâ, kavmine: «Allâhu Teâlâ benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Yalnız O'na ibâdet edin; en doğru yol budur» demiş ve, helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Kendisinin ilâhlık ile ve ilâhi oğul'luk ile hiç bir münâsebeti yoktur. Hazret-i Îsâ, kendisine ve validesine yapılan bu çeşit isnadlardan âhirette Cenab-ı Hakk'ın manevi huzûrunda şiddetle teberri edecek ve bunların ancak sonradan uydurulmuş kuru bir isnad ve iftirâdan ibâret bulunduğunu söyleyecektir.
İşte biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki nakle ve akle dayanan inancımız bundan ibarettir.
* * *
4. RÛHU'L-KUDÜS. (Ekânîm-i Selâse'ye inananlar için Rûhu'l-Kudüs «Üç» ten biridir, Sizin dininizde buna benzer bir şey var mıdır?)
C E V A P : 4
Üçüncü suâlin cevabında da yazıldığı üzere Hıristiyanlar Rûhu'l-Kudüs'ün Allah ile zat bakımından bir olduğunu onun Allah'tan (Baba'dan) çıkıp Îsâ'nın cesedine hulûl ile birleşmiş bulunduğunu iddia edegelmişlerdir. Müslümanlık inancına göre ise, Allahu Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında asla şerik kabul etmeyen tek ve müteâl bir Vâcibü'l-Vücüd olduğundan, herhangi bir varlığı O'na eş ve ortak saymağa imkan yoktur.
Müslümanlık Allah'a ibadet ederken, ibâdete karışacak riyâyı bile Tevhîd'e aykırı görmüş ve bunu gizli şirklerden saymıştır. Binaenaleyh Müslümanlıkta, Hıristiyanların i'tikad ettikleri gibi, bir Rûhu'l-Kudüs mevcut değildir.
Ancak, Allahu Teala'nın halk edip Hazret-i Âdem'den itibaren, peygamberler de dahil olmak üzere, bütün insanlara nefh eylediği beşerî ruhlardan başka peygamberlere ilâhî vahyi tebliğ eden ve Rûhul' - Kudüs denilen bir meleğin varlığına da inanırız.
Şu halde, ruhlar da ve Rûhul'-Kudüs de mahlukdurlar. Hiç bir şâibe ile lekelenmek ihtimali olmayan, her emniyete şâyan, mukaddes, tertemiz ruh demek olan Rûhu'l-Kudüs, Büyük meleklerden biridir. Ona Er-Rûhu'1-Emîn de denilir. Nasıl ki, kuvvet ve kudreti bakımından kendisine, C e b r â i l, günahtan ve beşerî vasıflardan âri bulunduğu için de Rûhu'l-Kudüs, denilmiştir.
Hazret-i Îsâ'nın rûhunu, Hazret-i Meryem'e nefha mc'mur olunan .Cebrail aleyhisselâm'dır.
Bu Rûhü'l-Kudüs'le te'yid olunan yalnız Hazret-i îsâ değildir. Resûl'i Ekrem Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem .Efendimi'e de Kur'ân-ı Kerîm'i Rabbü'l-Âlemîn'in emri ile bu Rûhu'l-Kudüs indirmiştir.
Binâenaleyh şâir mahlûklar gibi bir mahlûk olan R û h u ' l - K u d ü s ' ü Allah'ın zâtından bir parça saymayı, nasıl imkân dâiresinden uzak görürsek onu bir beşer olan Haz r e t - i Îsâ'nın varlığına bürünmüş saymayı da o derece yersiz ve mânâsız buluruz.
İşte biz Müslümanların Rûhu'l-Kudüs hakkındaki inancımız bundan ibarettir,
5. SÜNÛHAT. (Tanrı veya semâvat ile dünyâdaki insanlar arasında şimdi veya her hangi bir zamanda yapılan irtibat. Eski zamanlarda olduğu gibi bugün de doğrudan doğruya sünûhat vâki oluyor mu?)
C E V A P : 5
Sünûhat ile zihne def'aten gelen ve Hads "intiııtion" denilen bir duygu kasd ediliyorsa bu, her
şahısta ve her zaman vâkidir. Bunda dînî bir mâhiyet düşünülemez.
Sühûnat ile, ilham kasd ediliyorsa bu, eski zamanlarda olduğu gibi, bugün de, yarın da vâki olabilir.
Nitekim Peygamberimiz'den önceki peygamberler zamanında bâzı sâlih kulların kalblerine Allah tarafından, peygamberlerin tebliğ buyurduğu şeriat ve hükümlere muvafık olmak şartı ile bâzı ulvî mazmun ve ma'nalar vüdur ettiği gibi Peygamberimizin ümmetinden bâzılarına da aynı şartlar dâiresinde, gerek bundan evvel ve gerek şimdi böyle mazmun ve ma'nalar vürûd etmiştir ve edebilir.
Sünûhat ile, Allâh'dan gelen Vahiy murad ediliyorsa bu, Cenâb-ı Hakk'ın dînî hükümlerini, insanlar arasından seçtiği peygamberlerine Melek vâsıtası ile veya başka bir sûretle tebliğ ve telkin buyurması demektir ki, Vahy'in ilk Hazret-i Âdem'e sonuncusu da Âhir Zaman Peygamberi olan Hazret-i Muhammed aleyhisselâm'a vaki olmuş ve ilâhî Vahy kapısı Peygamberimiz ile ebediyen kapanmıştır. Peygamberimizden sonra artık herhangi bir kimseye Vahiy gelmesi mümkün olmadığından Peygamberlik mev'ud Mesihlik ve Vahiy yolu ile ilâhî ve Semâvi irtibat gibi iddialar da bâtıl ve mesnedsizdir; kuru bir da'vâdan ibarettir.
* * *
6. CENNET VE CEHENNEM. (Elle tutulur belirli yerler midir, yoksa bir düşünce hâli midir? Cennet ile cehennemin hakikaten mevcut yerler olduğuna mı yoksa ceza ve mükâfat «şartları olduğuna mı inanıyorsunuz? Bir kimse ölümünden önce kendisinin veya hayatta bulunan başka bir kimsenin her hangi bir hareketi ile günahlarından kurtulabilir mi?)
C E V A P : 6
Biz Müslümanların inancına göre Cennet ve Cehennem elle tutulur, maddeten belirli yerlerdir. Nerede bulunduğu Allah tarafından bildirilmemiş olmakla beraber bunlar halen mevcuttur.
Cennet, Allâhu Teâlâ'ya şerik koşmaksızın îman ve ibâdet eden ve Allah'ın bütün emirlerini tutub, sakınınız dediği şeylerden sakınan ve her ne sebeple olursa olsun Allah'ın afvıne nail insanların iyiliklerinin mükâfatını görecekleri ebedî saadet yurdudur.
Cehennem ise Allah'ı tanımayan veya Allah'a îman ve ibâdette şerik koşan, Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen insanların kötülüklerinin cezasını çekecekleri azap yeridir.
Yoksa, Cennet ve Cehennem, yapılan herhangi bir iyilik ve kötülükten dolayı vicdanen huzur veya azap duymak demek olmadığı gibi mevhum bir mükâfat ve cezâ şartı da değildir.
Kâinatın yaratıcısı olan Allah'ın, mutlak adalet sahibi olduğu muhakkaktır. Adalet ise, bir şeyin lâyık ve müstahik bulunduğu hâle konulması demektir. Bu da mükâfat ve mücâzâta taalluk eder. Binâenaleyh cisim ile ruhtan mürekkeb olan insanların şu rriadde âleminde işledikleri her iyiliğin veya kö
tülüğün karşılığını dünyâda görmedikleri, tecrübe ve müşahede ile sabit olduğuna göre, bunun, her hak sahibine hakkının verileceği ve İlâhî adaletin tamamiyle tecellî edeceği bir âhiret âlemine, bir umûmî muhasebe ve ceza gününe bırakıldığı bedihî, binnetice Cennet ve Cehennem'in aklen de kabul ve teslimi zaruridir.
İslâm akidesine göre hiç bir şahıs başkasının günâhını yüklenemeyeceği gibi hiç bir kimse de başkasının günâhını bağışlama veya bağışlatma salâhiyeti mevcud değildir. Herkes ancak işlediğinden kendisi mes'uldür.
Şu var ki, günahkâr bir insanın dünyâda iken günâhının uhrevî cezasından kurtulması için bir takım çâreler vardır.
Eğer işlenilen günah Cenâb-ı Hakk'a karşı işlenmişse o günahtan dolayı şiddetli nedamet ve pişmanlık duymak ve bir daha işlememek azrni ile ona tevbe etmek ve afv için de Allah'a yalvarmak lâzımdır.
Fakat işlediği bu günah, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac gibi ibâdetlerin terk edilmesi suretiyle vuku bulmuş ise, bunlara dâir yapacağı tevbeler yukarıda zikredilen şartlar (nedamet, azim ve af dileme) ile beraber terk ettiği ibâdetleri kaza etmek suretiyle yerine getirmekle de mukayyeddir.
Bununla beraber köprü ve çeşme yaptırma gibi umûmun menfaatlerine yarayan ve sadaka-i cariyeden sayılan işleri sağlığında işlerse, dinimizde, bunların, günâha keffâret olacağı da bildirilmiştir.
Eğer işlenilmiş olan günah, herhangi bir şahsın hakkında tecavüz ise, o günâhın işlenmesinden tövbe etmekle beraber, uhrevî cezasından alâkalı şahıs ile veya ölmüşse veresesiyle helâlleşmek suretiyle kurtulmak mümkün olabilir.
Binâenaleyh Müslümanlıkta bir kimsenin herhangi bir din adamı önünde günâhını itiraf etmesi, kendisini günâhından temizleyemeyeceği gibi, Allah nâmına günah bağışlama salâhiyeti de hiç bir kimseye verilmemiştir.
Şu kadar ki, Cenâb-ı Hak tarafından Âhirette Resul-i Ekrem Efendimize ve şâir peygamberlere ve onlara ittibâ eden evliyâ-yı kiram'a günahkârlar hakkında şefaat edebilmek müsaadesi ihsan buyrulacağına inanırız.
Günahlarından dolayı tevbe etmeden ölen bir Müslüman için, hayatta bulunan akrabası veya herhangi bir din kardeşi tarafından dua edilir, onun günahına keffâret olmak ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilir, onun nâmına hayır ve hasenat yapılırsa, Allah'ın afvına mazhar olması umulabilir. Fakat Cenâb-ı Hak o müslümanı dilerse afv eder, dilerse günahı nisbetinde ta'zîb ve te'dib eder.
* * *
7. BU DÜNYAYA GELMEDEN EVVELKİ HAYAT. (Bir ferdin yer yüzündeki hayalından önce her hangi bir şekil içindeki hayatı. Kim böyle bir hayata sahih olmuştur? Eğer olan varsa, kadere inanıyor musunuz? İnsan ruhu muayyen bir vücuda girmeden önce her hangi bir varlığa mâlik midir? Bir insan ne yaparsa yapsın eceli gelmeden ölmeyeceğine inanıyor musunuz?)
CEVAP:7
Biz Müslümanlar, ruh ile cisimden mürekkep bulunun her ferdin madde âlemi olan dünyaya gelmeden önceki hayatı ruhi olup cismâni olmadığına ve ruhların da cisimlerden önce yaratılmış bulunduğuna inanırız.
İnsan idrâki, ruhun hakikat ve mâhiyetini kavrayabilecek bir kabiliyette olmadığı için ruhanî hayatında ne şekilde ve nerede cereyan ettiği dinimizde açıklanmamıştır. Onun için «Ruh» un mâhiyetini Allah'ın ilmine havale ederiz.
Bununla beraber yakıynen inanırız ki, Allâhu Teâlâ'nın emri ve takdiri veçhile her insanın ruhu yalnız. kendi bedenine taallûk eder.
. Bedenî vazifesi sona erince o ruh Allah'ın ta’yin buyurduğu yere gider ve başka bir cisme hulul etmez.
Müslümanlık, Hindiler'de ve Câhiliyyet Devri Arapların'da görüldüğü üzere ruhların, doğup duran insan ve hayvanların bedenlerine dâimi surette ve lâalettâyin girip çıkmakta bulunmaları gibi bir Tenasüh inancına asla yer vermediği gibi Hazret-i Îsâ'nın ruhu hakkında bir nevi tenâsüha kayan Hıristiyan akidesine de inanmayız.
Biz. Müslümanlar ruhların bedenden ayrıldıktan sonra tekrar hayatta bulunanların hissedemeyecekleri bir mâhiyette aynı bedene taallûk edip bir takım sorgulara maruz. kalacağına inandığımız gibi, dünyâdaki amellerine göre dünyâ ile âhiret arası olan bir âlemde kıyamete kadar kabir âlemine mahsus bir nevi ceza veya mükâfat göreceklerine de inanırız
Kader hakkındaki inancımıza gelince; Allâhu Teâlâ'nın bütün olacak şeylerin olmadan önce, ne zaman olacağını, nerede olacağını, nasıl olacağını, en ince taraflarına varıncaya kadar bilip, onları olacakları şekillere göre Ezel'de tâyin ve takdir buyurmasına «Kaza» ve bu olacak şeylerin Allâhu Teâlâ'nın, Ezel'de takdir ve tâyin ettiği zamanı gelince mukadder şekle uygun olarak halk ve îcad buyurmasına da «Kader» denir. Bunun aksine kail olanlar da vardır. Nitekim :
Müslümanlık’da Kader ve Kazâ'nın her ikisinin bir manâya alınarak yukarıda tafsil edilen hususların Ezel'de tâyin ve takdir buyrulması şeklinde tarif edildiği de vardır.
Binâenaleyh biz Müslümanlar kâinattaki her hâdisenin Cenâb-ı hakk'ın ilim ve iradesiyle, Kaza ve Kaderiyle vücûda geldiğine inanırız.
Bununla beraber, insanların mükellef ve mesul oldukları bir takım işlerde, sa'y ve hareketin de bir hisse ve alâkası vardır.
Cenâb-ı Hak insanlara bu hususta bir irâde ve kudret vermiş ve bu iki kudreti insanların işleyecekleri işlerini takdir ve yaratmada sebeb-i adî kılmıştır.
Müslümanlık'da insanların bir işi işlemeyi veya işlememeyi tercih edebilme meleke ve kabiliyetlerine «Külli irâde» denir.
Kudret de, insanın yapacağı için her cüz'ü meydana gelirken insanda hâsıl olan kuvvet'dir.
İnsanın, kudret denilen kuvvetini istimal ederken işlemek veya işlememek .melekesi plan külli iradesini iki şıktan birine sarf ve tercih etmesine de irâde-i cüz'iyye ve kesb, ve Allah tarafından o işin bilfiil meydana getirilmesine de halk ve îcad denir.
O halde bir iş kesb bakımından insana, îcad ve yaratmak bakımından da Cenâb-ı Hakk'a râcîdir.
İşte Cenâb-ı Hakk insanları bu cüz'î irâdelerinde serbest bırakmış olduğundan İlâhî kaza ve kaderini onların cüz’î irâde ve ihtiyarlarına raptetmiştir. Bunun içindir 'ki insanların işleri, biraz evvel de denildiği gibi, takdir ve halk edilmiş olmak yönünden Allah'a, tercih ve kesb etme yönünden de insanlara râcî bulunmuştur.
O halde insanlar yaptıkları işleri mecburî olarak yapmadıkları gibi yaptıklarının da yaratıcısı kendileri değildir.
Ecel: Ölümün vakti, Allâhu Teâlâ tarafından takdir ve tâyin buyurulan zaman, demektir.
Her hangi bir suretle ölen veya öldürülen kimsenin kendi eceliyle öldüğüne inanırız.
Ecel gelmeden ölünmeyeceği gibi, ecel geldikten sonra da kalınamaz.
Çünkü Cenâb-ı Hakk kullarının ecellerini daha onlar dünyâya gelmeden önce, Ezelde takdir ve tâyin buyurmuştur.
Bununla beraber hayâtımızın ne zaman ve şekilde sona ereceğini bilmediğimiz için her türlü tehlikelerden sakınmakla memur ve mükellef bulunduğumuz gibi bu hususta gerek şahsımıza ve gerek başkalarma karşı olan kötü irade ve hareket lerimizden dolayı da mes'ülüz.
Binaenaleyh kendisini veya başkasmı öldüren kimse emr-i ilahîye muhalefet ederek cüz*î iradesini kötüye kullanmış olduğundan dünya ve ahirette cezaya müstahik olur.
* * *
8. BU HAYATIN MAKSADI. (Bu dünyadaki hayatımız için dîninizin gösterdiği gaye.)
CEVAP: 8
Gaye bir işi işlemeden evvel o işten ne gibi neticeler husüle geleceğini düşünmek ve tasarlamaktır. Buna: Illet-i Gaaiyye ve Garaz da denir.
Bu düşünce evvelce zihinde bulunmayan bir işi ve akibetini zihinde tasarlamak demektir ki, insanlara has kılınan ve bilgisizlik ifade eden bu hal ve şan, alîm olan Allahu Teala hakkında asla tasavvur olunamaz.
Binaenaleyh insanlara izâfe edilen işde gaye, AIlah'a izafe edilen işde de hikmet aranır.
Dünyaya getirilişimizde de Allahu Teala'nın bir garaz ve gayesi değil, fakat hikmeti vardır.
Biz Müslümanlar kainatta hiç bir şeyin boş yere yaratılmadığına, bilakis her şeyde Allah'ın bir hikmeti bulunduğuna ve bütün kainatın insana müsahhar ve insanın menfaatine elverişli bir durumda yaratıldığına inandığımız gibi bu kadar şerefli bir mevkie yükseltilen insanın da; Rabbü'l-Alemin olan bir
Allah'a her türlü eksiklik şaibelerinden ârî, hâlis bir îman ile ibadet etmek, a h î r z a m an peygamberi vasıtası ile tebliğ buyrulan emir ve nehiyler dâhiresinde hareket etmek ve hayatta meşru şekilde çalışıp kazanmak ve sıhhat ve hayatını tehlikeden korumak ve herkes hakkında daima iyilik düşünmek gibi bir takım vazifelerle mükellef bulunduğuna ve namzet bulunduğu ahirct saadetine liyâkatini de ancak bu vazifeleri yerine getirmek suretiyle isbat edebileceğine inanırız.
* * *
9. ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT, (insanlar bu dünyadaki şekillerini muhafaza edecekler mi? Öldükten sonra hayat nerede devam edecek? Dîninize göre, Mahşer gününde insanlar ne hal ve şekilde bulunacaklardır? Hususi bir vücuda mı sahip olacaklar, yoksa başka bir maddeye mi girecekler?)
C E V A P : ?
Müslümanlık'ta bir insan öldükten sonra ferdî
hüviyetini ancak rûhî olarak taşıyacaktır. Ve fakat kabre konduğunda, ruhu cesedine taalluk ederek bir takım sorguya çekildikten sonra cesedi «ba's» e kadar toprak olarak kalacakdır. Ve ruhu da dünyadaki ameline göre bir nevi mükafat veya mücâzat görecektir.
Müslümanlıkta îmanlı olanlar Mahşer'de insânî hüviyetleriylc bütün güz.elliklerini muhafaza edeceklerdir. imansızlar ise başka bir maddeye girmeyip aynı insani hüviyetleri ile Mahşer'de bulunacaklar ise de şekilleri korkunç ve çirkin hale girecektir. Bu suretle, Mahşeride görecekleri muamelelerdcn sonra, imanlılar Cennet'de ve imansızlar Cehennemde ebedî yer alıp dünyadaki hüviyetleri ile birbirlerini tanıyacaklardır.
*
10. doğru ŞEKİLDE İBADET EDEBİLMEK ÎÇÎN HUSUSÎ BÎR TEŞEKKÜLE VEYA GRUBA DAHÎL OLMAK LAZIM MIDIR? (Bu hayatta kurtulmak «necat bulmak» için ne yapmak lazımdır? Dininizin akidelerine göre yaşamayan bir insan ne olur? Bu dünyada mı ceza görür? Eğer bu dünyada ceza görmezse öldükten sonra cezalandırılır mı?)
11. MÜSLÜMAN OLMAYANLARIN DURUMU. (Sizin inandıklarınıza inanmayanların durumu. Müslümanlığa inanmayanların bu dünyada veya ahirette kayıpları ve zararları, dîninize göre, nelerdir?)
C E V A P : 10 ve 11
Allah'a ibadet îmanla mukayyeddir.
Bir insan Cenab-ı Hakk'ın Varlığını, Birliğini, kudret ve azametini bütün kemal sıfatlariyle beraber kendi kendine anlayıp icmâlen îman edebileceğinin aklen imkânı kabul olunabilirse de Allah'a ibadet bahis mevzuu olunca mutlaka ilahî ta'lîme ihtiyaç vardır.
İşte bu ta'lîm Müslümanlık'da kemâlini bulmuş, İslamiyet gerek îman ve gerek ibadet usûlünü bütün teferruatiyle tesbit ve takrir etmiştir.
A) Müslümanlığın îman esasları :
1 — Bütün kemal sıfatları dairesinde Allah'a,
2 — Allah'ın Meleklerine,
3 — Allah'ın peygamberlenne vahiy ile kitaplar indirdiğine,
4 — Allah'ın insanlara gönderdiği peygamberlere,
5 — Ahiret gününe,
6 — Kader'e, hayır ve şer her şeyin yaratıcısı Allahu Teâlâ olduğuna, öldükten sonra dirilmeye şeksiz ve şübhesiz îman ve i'tikad etmek ve bunları dil ilc de söylemek.
B) Müslümanlığın ibadet esasları :
l — Allah'dan başka İlah olmadığına ve Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ın Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmek,
2—Namaz kılmak,
3 — Zekat vermek,
4 — Hacc etmek,
5 — Ramazan orucunu tutmak,
Bunlar Bir Müslüman'ın müslümanlığının alametleridir.
Farz olan beş vakit Namaz tek başına da, bir îmam'a uyularak da kılınabilir. Cemaat ile kılmakta büyük sevab ve fazilet vardır. Cum'a ve Bayram namazları câmiden ve câmi ittihaz olunan yerlerden başka yerde imamsız ve cemaatsiz kılınmaz.
Zekat ve Oruç şahsen îfâ edilen mâlî ve bedenî birer ibadettir.
Hac, hali vakti yerinde bulunan ve şartlarını câm'i olan müslürnanların ömürlerinde bir def'a, muayyen zamanda, Mekke'de muayyen mekanda, muayyen şartlar dâiresinde îfâ edecekleri bir ibâdettir.
Bütün bu ibadetlerin kabulü için her hangi bir teşekküle veya gruba dahil olmak îcâbetmez ise de, bu ibadetleri dînimizin ta'rif ettiği şekilde yapabilmek için onları Öğrenmek ve doğru bir şekilde îfâ etmek zarûreti vardır.
Bunun içindir ki, Müslümanlığın dînî ve dünyevî bütün hükümlerini Kur'an-ı Kerîm ile Peygamberimiz'in Hadîslerinden istihraç ve tesbitte gösterdikleri şâyân-ı hayret muvaffakiyet ve ihtisaslarından dolayı Müslüman din alimleri arasında Mezhep İmamları olarak: Hanefî, Şafiî, Ma1ikî, Hanbelî diye anılan ve îman ve ibadet esaslarınıda aralannda herhangi bir ihtilaf bulunmayan dört büyük zattan birisinin bu husustaki dînî anlayışına tâbi' olmakta ve dinde onun öğreticiliğini kabul etmekte kolaylık ve fayda mülâhaza oluna gelmiştir.
Allah'ın Kitabını, Resülullâh'ın Hadîslerini bu Mezhep imamları kadar anlamak kudretinde bulunan bir Müslüman için, bu Mezheb îmamlarından birine tâbi' olmak ihtiyacı bahis mevzuu değil ise de, anlayışı ne kadar kuvvetli olursa olsun bu dört büyük İmamın anlayışından daha anlayışlı ve bütün ictihad şartlarına haiz bir şahsın ortaya çıktığı görülmediğinden Müslümanlar bu dört büyük Mezhebten her hangi birine bağlı kalmışlardır.
Bu hayatta necat bulmak için ne yapmak lazım geleceği soruluyor.
Biz Müslümanlar dünya ve ahiret saadet ve selametini ancak Allah'ın ve Resülullâh'ın hayat verici emirlerine tâbi olmakta buluruz.
Allâhü Teâlâ dünyevî ve uhrevî kurtuluş yollarını insanlara gönderdiği peygamberleri vasıtası ile göstermiştir.
Binaenaleyh Allah'a ve Allah'ın en son gönderdiği Ahir Zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselam'a inanan ve O'nun: Yapınız, dediği şeyleri yapan ve yapmayınız, dediği şeylerden sakınan ve insanlara muamelesinde doğru hareket eden bir kimse için bu hayatta da, ahiret hayatında da felah ve necat muhakkaktır.
Dinimizin akîdelerine göre yaşamayan bir insanın ne olacağı meselesine gelince :
Eğer bir kimse yukarıda sıralanan îman esaslarına şüphesiz olarak inanır ve kabul eder, Namaz'ın, Zekat'ın, Hacc'ın ve Oruc'un Allahü Teala tarafından emir olunduğunu, Allah ve Peygamberimiz tarafından bildirilen her şeyin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik eder de bunların îcabını yerine getirmekte ihmal gösterirse, dînimizde o kimse günahkar bir mü'min ve müslüman sayılır.
Allah'ın afvine nail olamazsa, ahiret'de bu ihmâlinin cezasını çektikten sonra îmânı sebebiyle Cennete girer; dünyada da maddî ve manevi bazı felâketlere uğraması mümkündür.
Fakat Müslümanlığın yukarıdaki esaslarından velev bir tanesini veya herhangi bir farzı inkar veyahut Allah'ın haram kıldığını helal i'tikat eden kimsenin Müslümanlık dışında kaldığına da biz Müslümanlar kanaat ve hükmederiz.
İslam Dîninden bu şekilde çıkan veya dünyada islam câmiasına dâhil olmak istemeyen kimsenin ahiret'de sonu gelmeyen bir azaba uğrayacağına ve böylelerinin dünyada dahi maddî ve manevi ba'zı felaketlere uğramalarının mümkün bulunduğuna inanırız.
Binaenaleyh Hazret-i Adem'den itibaren bütün peygamberlerin tebliğ buyurdukları dînin aslı Müslümanlık olduğuna ve Peygamberimiz vasıtası ile tebliğ buyrulan Müslümanlığın ise, kendisinden önce insanlar tarafından yapılmış olan tahrifâtı izale ve dîni aslî şekline irca' eylediğine ve kıyamete kadar bütün beşeriyetin dünyevî ve uhrevî saadetlerini sağlayan mütemmim ve mükemmil hükümleri de muhtevi bulunduğuna göre dünyada ve ahirette selamet manasına gelen Müslümanlığa inanmayanların dünya ve ahiretteki şahsî kayıplarının ve zararlarının neler olabileceğini de akl-ı selim sahiplerinin takdir ve tahminlerine bırakırız.
* * *
12. İNSANIN ALLAH İLE VE ÜLÛHİYETLE MÜNASEBETİ. (Fi'lî veya nisbî bir yakınlık var mıdır? Her ferd bu dünyadaki hayatına başlarken yaratılıyor mu?)
CEVAP: 12
İnsan Allah'ın şerefli bir mahlûku ve kuludur. Allah'a karşı kulluk vazifesini yerine getiren her
insan Allah yanındaki şerefini yükseltmiş Allah'a
ma'nen yaklaşmış olur.
Ancak bu yaklaşmanın en üstün derecesi kendilerine tahsis buyrulan mertebeleri itibarı ile Allahu Zü'1-Celâl'in her şekle girebilecek kabiliyette yarattığı Melâike-yi kiram ile, insanlara gönderdiği Peygamberlere ve Peygamberlerin ümmetlerinden olan Velîlerine bahşolunmuştur.
Cenab-ı Hak maddîlikten münezzeh olduğundan bu yaklaşma ma'nevi olarak vahiy ve ilham suretleri ile kendilerine vukubulan tecelliyat-ı İlâhiyedir. Cismânî ve maddî değildir.
işte Müslümanlık Allah ile kul arasındaki ma'kul münasebetleri akla ve nakle dayanarak bu suretle en kafi şekilde tesbit ve tayin ettiğinden insan'ın Allah'a bu suretlerin dışında herhangi bir suret ve şekilde fi'lî ve nisbî bir yakınlığı kabul edilemez.
Her şeyin tek yaratıcısı olan Allah, insanı da maddî unsurlardan, evvelâ ana rahminde bir damla su, sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirmek, sonra onu bir et parçası yapmak ve et parçasını kemiklere kalb etmek ve kemiklerin üzerine et giydirmek ve en sonunda onu bir insan yavrusu olarak tasvir ve önceden yarattığı rûhunu onun mini mini bedenine nefheylemek ve muayyen zamanı gelince onu annesinden doğurtmak suretiyle dünyaya getirdi ğine gene akla ve nakle dayanarak inanır da bunun dışında akla ve nakle uymayan akîde ve nazariyeleri reddederiz.
*
13. BA'SÜ BA'DE'L-MEVT. (Bir insan Öldükten sonra ferd olarak ne oluyor? Aile bağlılıkları olacak mı? Ne şekil alacağımıza inanıyorsunuz? Her ferd geçmiş ameli hakkında kime hesap verecektir?)
C E V A P : 13
insanların ölümlerinden tekrar dirilecekleri güne kadar, bulundukları aleme Müslümanlık'ta Kabir alemi denir, yani Berzah alemi.
Kıyametten i'tibaren devam edecek olan ebedî hayata da Ahiret hayatı denir.
Biz Müslümanların bu husustaki inancımız şöyledir :
Her insanın ölümünü müteakip, ruhu cesedine taalluk edecek, Münker, Nekir adında iki Melek gelip, ona: Rabbin Peygamberin kim, dînin, kitabın nedir? diye soracak, muvafık cevab verenlerin yerleri manen ve ruhen birer cennet bahçesi olacaktır.
Cevap veremeyenler ise, tafsîli din kitaplarımızda beyan olunan şiddetli ve ahiret'e kadar devam edecek olan bir sıkıntı içinde kalacaklardır.
Ahiret'de ise herkes dünya'da işlediği amel ve hareketlerinden yalnız Cenabı Hakk'a hesap verecek, hiç bir kimsenin en küçük bir iyiliği ve kötülüğü karşılıksız kalmayacaktır.
Neticede insanlar amel ve îmanlarına göre Cennet veya Cehennem'de yer alıp. Cennet ehli birbirlerini tanıyacaklar ve ailevî nisbet ve irtibatlarını devam ettireceklerdir.
* * *
14. DÎNİNİZE GİREBİLMEK İÇİN NE YAPMAK LÂZIMDIR? (Müslüman olmayan bir kimse Müslüman olmak için ne yapmalıdır? Dîninizde kadın da erkekle aynı haklara sahip midir? Değilse kadının durumu nedir?)
C E V A P : 14
islam dîni insan fıtratına, akl-ı selîme uygun yegâne ilahi din ve bütün peygamberlerin tebliğ eyledikleri dînin mükemmel ve mütemmim bir şekli olduğundan her akl-ı selîm sahibi, bu mübarek dînin Kitabını ve onu bütün beşeriyete tebliğ buyuran Ahir Zaman Peygamberinin Hadîslerini (Sözlerini, işleri ve hallerini) tetkik edip onuncu sualin cevabında sıralanan îman ve ibâdet esaslarını kendisi bilfiil okuyup bilmekle veya bir ilim adamı tarafından kendisine bildirilmekle tasdik ve ikrar edecek olursa Müslüman olur. Dünyada Müslüman muamelesine tâbi' tutulur.
Müslümanlığa girebilmek için başkaca dînî bir merâsime ihtiyaç yoktur.
Müslümanlık kadını, cemiyetin yarısı sayar, onu fıtratının ve hayattaki vazîfelerinin gerektirdiği haller müstesna olmak üzere hemen her şeyde erkekle müsâvî tutar.
Müslümanlık kadının erkekle olan münasebetlerini yardımlaşma Ve müsâvât esası üzere tanzim etmiştir.
Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Şu kadar ki, erkekler aile reisi mevkiindedirler.
Müslümanlık kadına saadet ve itmi'nan sağlayan ve onun halkolunduğu vazifeyi hakkıyla eda edebilmesine yarayan bir takım hak ve vazifeleri erkeğe; aile nizamının ve içtimâî esasların yerleşmesi için de erkekleri için kadınlar üzerine bir takım hak ve
. vazifeler farz kılmıştır.
Müslümanlık dîni vazifelerin îfasında erkeği ve kadını bir tutmuş, dînî ve içtimaî hayatta kadınların haklarını tanımış, kendilerinin âhirette erkekler gibi mükafatlandırılacaklarını da va'd etmiştir.
Müslümanlık kadını; kız ana ve zevcelik hallerinde her birisinde beklediği takdîr, riâyet ve adâletin son derecesine kadar tatmin etmiştir.
Müslümanlık, uhrevî saadet yurdu olan Cennet'in, anaların ayağı altında bulunduğunu bildirmek suretiyle anneliğin kadrini ve şerefini en yüksek dereceye çıkarmıştır.
Kız çocuğunu hor ve hakir görmeyi veya onların helâkine sebep olmayı menetmiş ve bu gibi kötü hareketleri takbih etmiştir.
Müslümanlık kadına hayat hakkı, nafaka hakkı, kocasından veya ebeveyninden veya akrabasından mîras hakkı tanımıştır,
Müslümanlıktan evvel, istenildiği kadar kadın almak serbest iken, erkeklerin böyle sayısız kadınlara sahip olması gibi bir âdeti ortadan kaldırmayı istihdaf eden İslam Dîni büyük ve önüne geçilmez zaruretler haline münhasır kalmak şartı ile bir erkeğin en çok dörde kadar evlenmesine cevaz vermiş ise de bunu gayet ağır ve adeta tahakkuku imkansız şartlara bağlayarak bir kadınla iktifa edilmesini aile saadeti için esas tutmuştur.
Müslümanlık kadına îcâbında boşanmayı talep etme hakkını verdiği gibi nikah akd edilirken boşama hakkının erkeğin elinde değil de kadının elinde bulunmasını şart koşabilme hakkını da bahşetmiştir.
Müslümanlık kadını yemek pişirmek, çamaşır yıkamak ve sair ev işlerini görmeye icbar etmediği gibi, kendi çocuğunu, süt anneyi emmemezlik etmedikçe bizzat emzirmeye de mecbur tutmamıştır. Eğer kadın bunları yaparsa, mürüvveten veya hüsn-i muaşereti te'mînen yapmış olur.
Müslümanlık kadına, âdâbına riayet etmek şartı ile, ticaret ve sanatla da meşgul olmaya îcâbında askerlikteki yardım hizmetlerini îfâ etmeye de müsaade etmiştir.
* * *
15. HAYIR VE ŞER. (Menşei. Hakîkî tesirler midir, yoksa psikolojik bir zihin hali midir, Bu iki tabir üzerinde İslâm dîni ne der?)
CEVAP: 15
Biz Müslümanların akîdesine göre «Hayır», insanlar için maddî ve manevî fâidesi olan, «Şer» de. zarârı bulunan şeydir.
Bir şeyin Hayır veya Şer oluşu haddi zâtında ise de hassaten ilahî emrin veya nehyin taalluk edişi de onu te'yid etmiş ve mâhiyetlerini bize bildirmiştir. Yani o şeyin bu vasıfları alması fıtrî mahiyeti îcâbı olduğundan, o vasıflar (beşerin mükellefiyetinden kat-ı nazarla) yalnız aklen idrak edilebilecek durumda iseler de, ilahî emir veya nehyin taalluk edişi, yani. dînin o şey'in hayır veya şer olduğunu beyan ve hükmedişi, o şey'in mahiyetini bize bildirmiş oluyor da hayrın hasen ve şerrin kabih olduğunu aklımızla idrak etmiş ve dînin emir ve nehyetmesiyle de muktezalarını îfa ile mükellef olmuş bulunuyoruz.
Müslümanlık şunu da kaydeder ki, bazı şerlerin şer olma sı bize göredir.
Mâhiyetleri bakımından hakîkî sayılan bazı şerlerin maddî veya ma'nevî birer müvâzene ve dolayısiyle hayır amili oldukları görüldüğü gibi, ferdler hakkında zararlı gibi görünen bazı şeylerde de çok zaman umumu ilgilendiren bir menfaat bulunduğu görülür.
Bu böyle olduğu gibi, bazan ferdin hayrına olan bir şeyin umumu zararlandırdığı da görülür.
Kezâ bazan kendimiz hakkında hayır sandığımız bir şeyin, şer ve şer sandığımız bir şeyin de, bazan hayır getirdiği vâkidir.
Binaenaleyh şerden kaçınmakla beraber, bir felaket ve zarara uğranıldığında da ye'se ve fütûra düşmemek îcâbeder.
Biz Müslümanlar hayr'ın da şerr'in de yaratıcısı Allahu Teala olduğuna ve Allahu Teala'nın imkan dairesinde bulunan her şeyi yarattığına, fakat kendisinin hayra rızâsı olup, şerre rızâsı bulunmadığına, hayır ve şer, irade ve kesb bakımından insana; vücuda getirilmiş olması bakımından da Allahu Teala'ya râci' olduğuna inanırız.
Şüphe yok ki şerri işlemekle, şerri yaratmak bir değidir.
İnsanın irâdesine taalluk eden bir şer yaratıcısı olan Allah için abes teşkil etmez; musavvir-i hakîkî güzeli de çirkini de tasvir eder.
Cenab-ı Hakk, hayrı da şerri de; insanların kullanmakta serbest bulundukları cüz'î irade ve kesbleri ile mukayyed olarak yaratmış olduğu içindir ki, insanlar hayır işlerinden dolayı mükafata, şer işlerinden dolayı da mücâzâta müstahik bulunmuşlardır.
Binaenaleyh Müslümanlık hayır ve şerri, sadece psikolojik zihnî bir hal olarak kabul etmez.
* * *
16. CAMİLER NASIL FİNANSE EDİLİR? (Teberrular, kısmen Devlet tarafından yapılan yardımlar v.s. İslâmiyetin hakim bulunduğu veya müslümanların ekseriyette olduğu yerlerde, câmi ve mescid inşâsı veya bakımı için millî veya mahallî vergiler var mıdır?)
C EV A P : 16
Müslümanlıkta temiz olmak şartı ile bütün yer yüzü Müslümanlar için ibâdet mahallidir.
Cami ve mescitler Müslümanların birbirleri ile tanışmak ve kaynaşmak, Allah'a topluca ibadet ve niyazda bulunmak gibi ulvî gayelerle te'sis edilmiş ve Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namazın cemaatle kılınması için tahsis olunmuş mübârek yerlerdir.
Nerde ve ne zaman olursa olsun, Müslümanlardan zengin olanlar, servetleri ile ve zengin olmayanlar da bedeni mesaîleri ile Cami, ve mescitlerin yapım ve bakımlarına katılmayı dînî bir vazîfe saydıkları gibi hali vakti yerinde olan zenginlerden ve devlet ricâlinden ve hükümdarlardan müstakilen câmiler yaptınp, tahsis ettikleri vakıflarla da onların bakımlarını sağlayanlar pek çoktur.
Bugün de cami inşâsını ve bakımını müstakilen deruhte etmek hamiyyetini gösteren Müslümanlara sık sık rastlanmaktadır.
Türkiye'deki câmi ve mescidler durumları ve idâreleri bakımından şu kısımlara ayrılırlar :
A) Bakımı Vakıflar Umum Müdürlüğüne ait olanlar,
B) Bakımı vakfın mütevellîsine ait olanlar,
C) Bakımı câmi derneklerine ait olanlar, Ç) Bakımı mahalle halkına âit olanlar,
D) Bakımı köylüye âit olanlar.
A grubuna dâhil câmi ve mecsidlerin müstahdemlerinin aylıkları Devlet teşkilâtına dâhil olan Diyanet işleri Reisliğince tavsiye edilir.
B grublarına tâbi' olanların masrafları Vakıflar Umum Müdürlüğünün mürâkabesine tabi' olarak mütevellisi tarafından, vakıfların gelirinden tevsiye edilir.
C grubuna dahil olanların masrafları, aylık aidatla, teberrüler ve çeşitli gelirlerden tesviye edilir.
Ç ve D grublarına dahil olanların masrafları da mahalle ve köy halkı tarafından salma suretiyle karşılanır.
İnşâ ve ta'mîrine Vakıflar Umum Müdürlüğünce az çok bir yardım yapılır.
* * *
17. MUKADDES YAZILAR. (Dîninizde. menşei mukaddes, ilâhî veya fevkalbeşer telakkî edilen yazı ve kitaplar.)
C E V A P : 17
Müslümanların mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerîm'dir. Allah Kelamı olan Kur'an-ı Kerîm, Cebrail Aleyhisselâm vasıtasiyle, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'a Arapça olarak, vahy ve inzal buyurulmuş ve Resûlü Ekrem'e hiç unutulmamak, hafızasından silinmemek üzere okutulmuş, lafzı da ma'nası da ilahî olan i'cazkar bir kitaptır.
Kur'an-ı Kerîm'in lafzı da ma'nası da doğrudan doğruya Allahu Teala'nın vahyidir.
Allâhu Teâlâ onun eşsizliğini ve mu'cizeliğini bizzat beyan ve ilan buyurduğu gibi hiç bir tağyir, tahrif ve tebdil edilemiyeceğini ve yine bizzat hıfz-ı emanetine aldığım da tekeffül etmiştir.
Bu keyfiyet vâkıalarla da tahakkuk etmiş bulunmaktadır.
Dînimizde ikinci derecede mukaddes kitabımız olan Peygamberimiz'in sözlerini, işlerini tasviblerini bildiren hadis kitabları'dır.
Peygamberimiz'i her hususta örnek tuttuğumuz ve muktedâ-bih tanıdığımız için onun
Hadisleri, Sünneti de biz Müslümanlar için büyük bir kudsiyet taşımaktadır.
* * *
18. İLÂHÎ OTORİTE. (Dînî ayinler icrası için ilahî bîr otoriteye ihtiyaç var mıdır?)
C E V A P : 18
Her Müslüman, beş vakit Namazla, Oruç, Hac, Zekat gibi ibabetleri ilahî bir otoritenin ve dînî selâhiyete haiz herhangi bir şahsın delâletine lüzum olmadan kendi başına îfâ eder.
Ancak cemaatla kılınması îcâbeden Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namaz câmide cemaatla kılındığı takdirde bu namazları vazîfelendirilmiş olanlar kıldırırlar.
Beş vakit namazın topluca kılınması için, farzlar edâ edilirken, varsa vazifeli imamlar, yoksa imamlık yapabilecek bir Müslümana uyulur. Fakat bunların ilim ve faziletten gayrı bir imtiyazları yoktur.
* * *
19. DÎNİNİZDE BUGÜNKÜ LİDERLİK. (Böyle bir liderlik kabul ediliyor mu? Kimler tarafından kabul ediliyor? Liderinize verilen ünvan nedir?)
C E V A P : 19
Bütün Müslümanlar dînî rehber olarak en başta, islam Dînini beşeriyete tebliğ buyuran Âhir Zaman Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ı tanırlar.
O'nun tebligatını ve ta'lim ve neşr vazifesini ifâ etmiş bulunan Ashabına ve büyük islam alimlerine saygı gösterirler.
Binaenaleyh Müslümanlık'ta Papalık gibi bir dînî liderlik tanınmamıştır.
Devletçe tayin edilip öteden beri dînî vazifelerde istihdam olunan me'murlar şunlardır :
A) imam ve Hatibler : Cami ve mescitlerde Cuma ve Bayram namazları ile vakit namazlarının kıldırırlar.
B) Vâizler : Cami ve mescitlerde Müslümanlara ibâdet ve akâide âid va'z u nasihatte bulunurlar.
C) Müftüler : Her vilayet ve kazada dînî teşkilâtı idare ederler ve şahıslar veya dâireler tarafından sorulacak din meseleleri cevablandırırlar.
D) Diyanet işleri Reisi : Türkiye'deki bütün İslâmî teşkilatın umumî müdürü ve mercii olmak üzere Başvekil tarafından intihab ve Reisicumhur tarafından tayin olunur.
* * *
20. MU'CİZELER. (İnsanlar ve milletler arasında fevkalbeşer olaylar. Eski zamanlarda olan mu'cizelerle mukayesesi.)
CEVAP: 20
Mu'cize peygamberlerin, peygamberliklerini te'yid için Allah'ın izniyle gösterdikleri hârikulâde hâdiselerdir.
Mu'cize, Allahu Teala'nın kendi eseri olan kainatta ve kainatta cârî bulunan kanun ve nizamlar üzerinde istediği gibi tasarrufa kaadir bulunduğunu ve ilâhî kudret ve irade karşısında herkesin ve herşeyin aciz olduğunu ifade eder.
Müslümanlık, zâhirî sebepleri, âlemin nizâmını ve âdî illet ve maslahatlarını kabul etmekle beraber, bu sebep ve illetlerin fevkinde onların hepsine hâkim bulunan ilahî kudret ve iradeye inanmayı da emreder. Ve ilâhî irade bu kâinatı ve nizamlarını idare eder.
İşte mu'cize de bu ilâhi irâdenin başka bir sünnet ve Âdet-i İlâhiyyesi olarak eseridir.
Çünkü, ilâhî irâdenin cârî âdetler ve zâhir sebeb ve illetler dâiresinde görülmekte olan tecelliyâtı, bu ilâhî irâdenin tam vaktinde zuhur eden tecelliyâtı demektir.
Fakat ilâhî irâde bazan da vâsıtasız ve maddî sebepsiz olarak ölülerin dirilmesi, kamerin bölünmesi ve parmaklardan ve kuru taşlardan suların fışkırması ve cansız eşyâdan seslerin gelmesi gibi tecellî eder de bu hâdiselerin gördüğümüz ve bildiğimiz cârî kanunlarla ve zâhirî sebeplerle îzâh edilmesi güç olur.
Zâten mu'cizeliği de bu güçlüğünden ileri gelmektedir.
Mu'cize haddi zâtında aklen mümkün bir nizâmın ve âdetin kezâ mümkün olan diğer bir nizam ve âdetle li-hikmetin ve maslahatın tebdilinden ibaret bir harikuladedir.
Tabiî kanunların ittıradına ve bilinen ve tecrübe edilen hadiselerin ma'lüm olan seyir ve cereyanların da halen bir ihtilâfa rastlanmamasına bakılarak bunların asla değişmez ve değiştirilemez olduklarına hükmetmek kudret-i İlâhiyenin şümûlünü ve mâhiyyetini anlamamak demektir.
Tabiat kanunları için vâciblik ve zarûrîlik olmadığını anlamayan akl-ı selîm sâhibi kalmamıştır. Belki bunlarda imkânlık vardır; îcâbında değişebilir. Bu değişme ise mücerred tesâdüf veya galat-ı tabiat demekle izah edilemez. Onun için peygamberlik ancak bu mucize ile sâbit olmuş ve peygambersiz din olmadığı gibi, mucizesiz de peygamber bulunmamıştır.
Mûcizeler, Allah'ın izni ve irâdesi ile sâir peygamberler gibi Peygamberimiz tarafından da gösterilmiş ve O'ndan sonra bu kapı kapanmıştır.
Şu kadar ki, Peygamberimiz'in ümmetinden olup ibadet ve istikametleri ile Allah'a manen yaklaşan evliyadan da peygamberimize izâfeten ba'zı harikulâdeliklerin zuhuru mümkün bulunmuştur.
Fakat buna kerâmet denir ve kerâmetle mu'cize arasında büyük farklar vardır.
insanların ilim ve fenle yahud herhangi bir maddî vâsıta ile gösterdikleri fevkaladelikler, maddî sebeplere dayandığından mu'cize ve keramet değildir.
Bunların mûcize ve kerametle mukayese edilerneyecegine ve aralarında bir münasebet bulunmadığına inanırız.
* * *
21. bir MEZHEB İÇİN ORGANİZASYON ZARÛRÎ MİDİR? (Dîninize göre, bir mezhebin tanınabilmesi için organize bir grubun mevcûdiyeti zarûri midir?)
C E V A P : 21
On ve onbirinci suallerin cevâbından da anlaşılacağı vechile, Müslümanlıkta halen mevcut olan dört mu'teber Mezheb herhangi siyasî veya idarî bir maksad ve tertibe dayanan teşekkül değildir.
Bu mezhebler dînî anlayışın amelî sahâdaki tatbikatını ifâde ederler.
Esâsen Müslümanlık mezheb teşkilini dînî zarûretlerden saymamıştır Belki İslamdaki dört mezheb mahza dînî ve ilmî hayatta ferdlerin aciz ve ihtiyacın
dan doğmuş bulunmaktadır.
Mezheb imamları olmak üzere kabul ve ta'zim edilen büyük din alimleri, dînin esas kaynaklarından çıkardıkları hükümleri ortaya koymuşlar, daha sonrakiler de kendilerinin bu husustaki ihtisas ve isâbetlerini takdir ederek onlara uymuşlar ve diğer Müslümanlar dahi kütleler hâlinde onlardan her birine tâbi' olmuşlardır.
İşte Müslümanlıktaki bu dört şekil dînî anlayış ve tatbikatın her birine. «Mezheb» ve kail ve âmiline de: «imam» denilmiş ve Müslümanlardan amellerini bu imamlardan birine uyduranlar da o imam ve mezhebe nisbet edilmiştir.
Müslümanlıkta bu keyfiyetten başka organize bir grup mevcud değildir.
* * *
22. İNSANIN MENŞEİ, (insan nereden gelmiştir? 2Bir evrim(evolution) ile mi bugünkü halini almıştır, yoksa başlangıçta bugünkü şekli ile fevkalbeşer bir varlık mıydı?)
Biz Müslümanlara göre Cenab-ı Hakk, yeryüzünde ilk önce insan olarak, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'nın cesedlerini yaratmış, onlara ruh vermiştir. istisnâsız olarak da bütün insanlar ve milletler bu tek baba ile anadan türemişlerdir.
insanın maddî varlığını teşkil eden unsurlar, ne gibi safhalar geçirirse geçirsin, insan yapısındaki insan unsurundan başka bir mahiyet taşımaz.
Bu husus insanda böyle olduğu gibi sair canlılarda da böyledir.
Hiç bir nevi, diğerinin mahiyet ve hususiyetini taşımamaktadır. Göklerde uçan kuşlar bile nevileri içinde ayrı bir cemaat ve hususiyet arzederler. Bu sûretle her nevi, ancak kendi nevi hususiyeti içinde tekâmül ve inkişaf eder.
Binâenaleyh Müslümanlık bir canlının zamanla veya tekâmül yolu ile bambaşka bir şekil ve mâhiyet alacağını kabul etmez.
Akıl ve zekası ile kâinata hakim olmağa çalışan ve bu şerefe de lâyık bulunan insan neslinin herhangi bir hayvanın tekâmülünden meydana gelmiş olduğunu farzetmek, gözlerimizin önünde cereyan edip duran tabîî kanunları, hâdiseleri, akıl ve mantığı hiçe saymak demektir.
Eğer tekâmül kanunu tabiî bir kanunsa, onun da devam ve ittırâdı zarûrî idi. Halbuki bütün insanın, insan nevini; maymunun da maymun nevini üretip durduğu ve hiç birinin diğerine karışmadığı görülüp dururken, dün tekâmül kanununun insanı herhangi bir hayvandan meydana getirdiği ve sonra da her iki cinsi kendi hallerine bıraktığı akl-ı selim sahibleri için nasıl kabul edilebilir.
İşte Müslümanlık bu gibi inanışları fikrî sapıklık sayar da insanı insan, hayvanı da hayvan olarak kabul eder.
O halde insan, yeryüzüne insan olarak çıkmış ve çıkmakta ve insan olarak yaşamış ve yaşamakta ve insan olarak ölmüş ve ölmektedir.
Bununla beraber Cenab-ı Hakk'ın bütün canlıları ve hususiyle insan nev'ini takdîr-i ezelîsi ile bedenî ve ma'nevî bir tekamül ve inkişâfa müstaid ve mazhar kıldığına da inanırız.
* * *
23. İBÂDET. (Sabit şekiller var mıdır? Ferdi düşünceler - ibâdet için muayyen zamanlar?)
C E V A P : 23
Müslümanlıkta her ibadetin muayyen şekli ve muayyen zamanı vardır.
Allâhu Teâlâ'nın kâfî olarak emir buyurduğu ibadetler.
A) Namaz
B) Oruç
C) Hac
D) Zekat'dır
A) Namazın çeşitleri vardır. Beş vakit namazla Cuma ve cenaze namazı farz'dır. Bayram namazı ile vitir namazı vâcib'dir.
Farz ve vâcib olmayarak kılınan namazlar sünnet veya müstehab olur. Namazın içinde ve dışında olmak üzere şartları ve rükünleri de vardır.
Namaz muayyen usûlüne göre eda edilir. Namazın şartlarından birisi de vakittir.
Beş vakit namazın edaları için zaman ta'yin buyrulmasında büyük hikmetler vardır.
Hayat meydanına atılan insanların bir takım didinmelere, rekabetlere, muâmelelere daldıkça daima gafletle isyâna, günâha düşmeleri mümkündür.
İnsanların bu gaflet yüzünden başlarına getirdikleri ve getirecekleri zarar ve hüsran da büyüktür.
İnsanları gaflete daldıkça uyandıracak ve yaptıkları bütün işlerden dolayı bir gün sorguya çekileceklerini hatırlatacak bir vesîleye çok ihtiyaç vardır.
İşte namaz, her an murâkabe altında bulunduğumuzu, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitlerinde yani günde beş defa bize hatırlatan bir ibadet olduğu için emir olunmuştur.
6) Her sene Ramazan'da bir ay oruç tutmak da Allâhu Teala'nın emir ettiği bir ibâdettir.
Oruç, tan yeri ağarmağa başladığı zamandan güneş batıncaya kadar bir şey yememek, içmemek, orucu bozan şeylerden sakınmak suretiyle tutulur.
Bunun da kullara âid maddî ma'nevî büyük menfâtlerı vardır.
C) Hac ibadeti de, hali vakti yerinde olan her Müslümanın, şartları bulunduğu takdirde ömründe bir kere, muayyen zamanda muayyen mahalleri, muayyen usûlüne göre ziyaret etmektir.
D) Zekat, dînen zengin sayılan Müslümanların yıldan yıla mallarının muayyen ölçüsüne göre zekatını hesaplayıp fakirlere vermeleri, dînî bir vergi olarak Allah tarafından emir olunmuş bir ibadettir.
Bu ibadetlerin içtimâî hayattaki faydası ve hikmetleri herkesçe müsellemdir.
İbadetlerin zaman ve şekilleri Allahu Teala tarafından tayin buyrulduğu için onlar hiç bir sûretle reforma tâbi olamazlar. Başka bir şekle ve başka bir zamana çevrilemezler. Muayyen bulunan ibadetlerin şekil ve zamanlarına aykırı olarak yürütülecek rey ve mütalaaların Müslümanlıkta yeri ve değeri yoktur.
I've seen so far is in perfect
http://www.lovepowerman.net/
http://www.lovepowerman.com/
ibrahim uzun web site admin
Amerika'nın Utah eyaletinin Salt Lake City şehrinde avukat Rulon S. Howelles'in islam Dini ve Hıristiyanlığın esasını teşkil eden meseleler üzerinde Müslümanların diişüncelerini öğrenmek ve bir kitap hazırlamak maksadı ile islam memleketlerine tevcih ettiği suallere, Maarif Vekaletinin 22 Kasım 1955 gün ve 022/14536 sayılı yazısı üzerine Diyanet işleri Reisliği Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Heyetince hazırlanan cevaplar.
1. ALLAH. (Üstün varlık. Mütevassıt bir müslüman alimin bundan ne anladığını açıklayın. Aynı zamanda henüz gençlik çağında bulunan bir kimsenin ne anladığını izah edin?)
CEVAP:1
Müslümanların alimi de, cahili de, genci de, ihtiyarı da Rabü'l-âlemîn olan Allahu Teala'ya şöyle inanır :
Allahu Teâlâ Var'dır;
Birdir;
Varlığının evveli yoktur;
Varlığmın ahiri yoktur;
Ne kendisi yaratılmışlardan birisine benzer, ne de yaratılmışlar kendisine benzer;
Varlığı, başka bir varlığa dayanmaz, kendi zatı ile vardır. Varlığı zâtının iktizâsıdır. Doğmaktan, doğurulmaktan, doğurmaktan baba veya oğul olmaktan, zaman ve mekanda bulunmaktan münezzeh ve müteâlî olarak mevcuttur.
Hiç bir vâsıtaya muhtaç olmaksızın, Her şeyi bilir;
Her şeyi işitir;
Her şeyi görür.
Mutlak hayat sâhibi'dir; mutlak kudret sahibidir; mutlak irade sâhibidir.
Diler, dilediğim yapar.
Kelam sıfatı ile de muttasıfdır; sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler; peygamberleri vasıtası ile insanlara kitaplar gönderir ve göndermiştir.
Bu sıfatların zıtları, Allâhu Teâlâ hakkında düşünülmez ve düşünülemez.
Allahu Teâlâ, kainatın şeriksiz ve nazirsiz yaratıcısıdır; yaratan, yarattıklarını yaşatan, öldüren, sonra yeniden diriltecek olan, iyi kulları için ni'metler, kötüler için de azab hazırlayan O'dur.
Biz Cenab-ı Hakk'ın âsârından kudret ve azametini, yüksek sıfatlarını düşünür, zat ve mahiyetinden bahsetmeyiz.
İşte, istisnâsız, her Müslüman'ın Allahu Teâlâ hakkındaki inancı böyledir. Şu kadar ki, Müslüman'ların ilim sahibi olanları, Allah'a îman mevzuunda kanaatlerini aklî ve naklî delillerle ispat edebilecek durumdadırlar.
* * *
2. EKÂNÎM-İ SELÂSE. (Buna Hıristiyanların umumiyetle inandığı şekilde inanıyor musunuz?)
C E VA P : 2
Hıristiyanlar, umumiyetle Teslis'e yani Allah'ın hem üç, hem bir olduguna inanırlar.
Ekânîm-i Selâse dedikleri bu üçüzlü ilah telakkîsinde ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı: Allah bir cevherdir ki, kendinin üç uknûmu (üç aslı) vardır. Biri Baba, biri Oğul, diğeri de Rûhû'l'Kudüs'tür, derler.
Diğer kısmı ise; Uknûm'un biri Allah, biri Meryem, birisi de Îsa olduğunu söyleyip, Îsa aleyhisselâm'ın Allah'ın oğlu olduğunu kabul ettikten sonra kendisinde nâsûtî ve lâhûtî iki tabiat bulunduğunu ve bu iki tabiatın da bir'e inkılâb ederek, Hazret-i Îsa'nın, nâsûtiyyeti ile muhdes ve mahluk bir insan olduğuna, lâhûtiyyeti ile de Hâlik ve gayr-ı mahlûk, ilah olduğuna inanırlar.
İşte Hıristiyanların Ekânîm-i Selâse dedikleri bunlardır.
Biz. Müslümanlar ise böyle bir akideyi asla kabul etmeyiz.
Bizim îman ve i'tikad ettiğimiz Allah, birinci suâlin cevabında da bildirildiği üzere asla teaddüt, tecezzi ve inkısam kabul etmez.
Hıristiyanlıktaki Ekânîm-i Selâse akîdesini kabul etmeyişimizin sebebini kısaca izah edelim :
Bilinmelidir ki, Müslümanlık, akla büyük bir mevki vermiştir. Bunun için, Müslümanlığın bütün îman esasları ma'kuldür, yani akla uygundur ve onlarda akıl ve mantığın kabul etmeyeceği hiç bir esrarlı noktaya rastlanmaz.
Ekânîm-i Selâse akîdesindeki Allah'ın hem üç, hem bir olması ciheti ise aklen açık bir tenakuz teşkil eder.
Üç uknûmdan birisi sayılan Hazret-i Îsa'nın sonradan dünyaya geldiği kabul edildiğine göre, kendisi doğmazdan evvel, mevcut kainatın Allah'tan hâlî bulunması îcab eder. Çünkü Hazret-i isa'nın, Allah'ı teşkil ettiği sanılan üç uknûmdan birisi olduğuna ve Hazret-i Îsa orada bulunmadıkça ulühiyyet câmiası da bulunmayacağına göre Hazret-i Îsa doğmadan Allah'ın da bulunmaması iktiza eder,
Üç uknumdan mürekkep lûhiyyet câmiasınm vücûdu bundan cüz' olan Hazret-i Îsa'nın bulunmasına muhtaç olması lazım geleceğine göre böyle bir ihtiyaç aczi ve müstelzimdir. Allahu Teâlâ'nın ise Kaadir-i Mutlak olduğu müsellem bulunduğundan böyle bir acz ve ihtiyaç bilbedâhe bâtıldır.
Bunun içindir ki, kilise mensublarından bazıları bu Ekânîm-i Selâse'yi bir Allah'da olan Vücud, Hayat ve ilim sıfatlannın remzi olmak gibi te'vil yolu na kaçmış olmalarına rağmen bir çokları bunu da reddetmişlerdir.
* * *
3. HAZRET-İ ÎSÂ. (Ulûhiyyetini kabul ediyor musunuz? Dîninizdeki yeri nedir?)
C E V A P : 3
İkinci suâlin cevâbında da açıklandığı üzere Hıristiyanların i'tikadına göre: Hazret-i isa, (hâşâ) Allah'ın oğludur ve üç uknûmdan biridir. Beşer cesedi giyinerek Hazret-i Meryem'den doğmuştur.
Kendisinin yeryüzünde çok ibadet ettiği, bilahare Yahudiler elinde asılarak öldürüldüğü, öldürülmek istenildiği zaman kaçıp gizlenecek bir yer aradığı, gizlendiği yerde tutularak asılırken şiddetli teessürler gösterdiği: «ilâhî, İlâhî, beni niçin terk ettin?» diye Cenab-ı Hakk'a halinden şikayet ettiği, öldürüldükten sonra da cehenneme inip Hazret-i
Adem ile zürriyetinden olan bütün peygamberleri oradan çıkardığı, üç gün sonra ölülerin arasından kalkarak göklere çıktığı ve Kaadir-i Mutlak olan Baba'nın sağ tarafında oturduğu iddia edilmektedir.
Biz Müslümanlar bu iddiaların ve akîdelerin hiç birisine inanmayız. Çünkü Hazret-i Îsa, Hıristiyanların da i'tiraf ettikleri vechile, bir zaman yok iken, sonradan Hazret-i Meryem'den doğmuş, süt emmiş, yiyip içmiş, insanlar arasında çocukluk ve gençlik çağını geçirmiş bir beşerdir. Demek ki hadistir, mümkündür, mütegayyir'dir.
O halde, hadis olan bir varlık için Kadîmlik,
mümkün olan bir varlık için Vâciblik, mütegayyir olan bir varlık için de Dâimlik tasavvur edilemez.
Eğer, iddia edildiği gibi, Hazret-i Îsa'da İlahlık olsa idi —Hıristiyanların dediklerine göre— kavimlerin en zaîfi ve âcizi olan Yahudilerin elinde aciz kalıp kurtulmak için bir sığınacak yer aramak lüzûmunu duyar mı idi?
Sonra, çok ibadet ettiği söylenilen Hazret-i Îsâ'nın, şayet kendisinde bir İlahlık vasfı bulunsaydı, bu, Tanrı'nın, kendi kendisine ibâdet etmesi gibi abes bir hareketi, Tanrı'ya isnâda kalkışmak demek olmaz mı idi?
Hazret-i Îsâ'nın ülûhiyyeti iddia ve öldürüldüğü de kabul edildiğine göre, o halde ölümünden sonra kainatın devam ve bekaası Tanrısız nasıl mümkün olabilmiştir?
Hazret-i Îsâ'nın Allah'ın oğlu Sıfatı ile Baba'nın (Allah'ın) sağ tarafında oturduğu iddia olunduğuna göre, bu da kendisinin Allah'tan ayrı bir varlık olduğunu kabul ve aynı zamanda Allah'a da bir mekan ve cihet isnad etmek demek değil midir?...
Eğer Hazret-i İsa'ya Tanrı'lık atfı incil'lerde görülen Peder ta'birinden ileri geliyorsa, bu ta'bir hakîkî ma'nada olmayıp, mâlik ve hâfız ma'nasındadır. Bunu hakîkî ma'naya almak yanlış yola sapmak demektir.
incil'lerde Cenab-ı Hakk'ın yalnız Hazret-i Îsâ'nın değil, insanların da pederi olduğu yazılmakta ve nitekim Matta İncili'nde şöyle denilmektedir : -
«Ne mübarektir sulh ediciler, zira onlara evladu'llah tesmiye olunacaktır.» (Beşinci Bab, 9 uncu fıkra
«Tâ ki, semâvatta olan Pederinizin evlâdı olasınız. Zira kendi güneşini fenalar ile iyilerin üzerine doğdurur. Hem salih ve fasık kimselerin iizerine yağmur yağdırır.» (Beşinci Bab, 45 inci fıkra.)
Eğer pederlik, oğulluk, Hazret-i Îsâ hakkında hakîkî ma'nada ise, insanlar hakkında da, hakîkî ma'nadadır. O halde, diğer insanlar dahi Allah'ın oğulları olmaları lazım gelir. Oğulluğun Hazret-i Îsâ'ya hasr olunmasında bir münâsebet görülemez,
Eğer Pederlik, sâir insanlar hakkında mecaz. ise, Hazret-i Îsâ hakkında da. mecâz olmak icabeder.
Hazret-i Îsâ'nın kendisinden önce gelen peygamberler gibi bir peygamberden başka bir insan olmadığı Matta İncil'indeki şu fıkralardan da açıkça anlaşılmaktadır :
«Ve Orşelim'e girdiğinde, bu kimdir? diyerek bütün şehir tahrik olundu. Halk dahi; bu Celil'de vâki' Nâsıret'den olan Îsâ peygamberdir, dediler.» (Matta 21 inci Bab, 10 ve 11 inci fıkralar).
«Ve onu Haça gerdikten sonra elbisesini kur'a atarak taksim ettiler. Tâ ki. Peygamberin; elbisemi aralarında taksim edip kaftanım üzerine kur'a attılar, diye buyurduğu kelam itmam oluna.» (27 nci Bab, 35 inci fıkra).
«Ve vâki' oldu ki. İsa bu temsilleri bitirdikten sonra oradan hareketle kendi vatanına geldikte, sinagoglannda onlara tâlim ederdi. Şöyle ki onlar hayran olup bu hikmet ve mu'cizeler Buna neredendir?»
«İmdi 0'na bunun cümlesi neredendir? diyerek O'nun hakkında sürçerler idi. Fakat Îsâ onlara;
'Bir peygamber kendi vatanından ve kendi hanesinden gayrı yerde i'tibarsız değildir, dedi. Ve orada onların îmansızlıkları sebebiyle çok mu'cizat icra etmedi.» (Matta 13 üncü Bab; 53, 54, 57 ve 58 inci fıkralar).
Biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki i'tikadımıza gelince:
Hazret-i Îsâ, ancak peygamberlik mertebesine haiz mümtaz bir beşerdir. Anadan, babasız ve hârikulâde olarak, Allah'ın «Kün!» emri ile doğmuş olması kendisinin ilâhlık vasfını haiz bulunmasını asla istilzam etmez. Bu belki Allahu Teala'nın bütün tabiat ve hilkat üzerinde hakim bulunan kudret ve iradesinin azametine delalet eder. Nitekim Hıristiyanlarca da kabul olunduğu veçhile, Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasız yaratılmıştır.
Daha önceki peygamberler gibi, Hazret-i Îsâ' ya da Allah tarafından peygamberliğini te'yid için, hastaları ilaçsız iyi etmek ve hattâ Allah'ın izni ile, ölüleri diriltmek gibi mû'cizeler verilmiş ve kendisine ilahî emir ve nehiyleri bildiren ve tebdil ve tahrife uğramıyan hakîkî İncil ayetleri dahi vahy edilmiştir.
Hazret-i Îsâ, kendisinden önce gelen bütün peygamberleri ve ezcümle Hazret-i Mûsâ'yı ve O'na verilmiş olan Tevrat'ı tasdik ettiği gibi, kendisinden sonra gelecek olan. Âhir Zaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ı da tebşir ve tasdik etmiştir.
Hazret-i Îsâ, kavmine: «Allâhu Teâlâ benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Yalnız O'na ibâdet edin; en doğru yol budur» demiş ve, helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Kendisinin ilâhlık ile ve ilâhi oğul'luk ile hiç bir münâsebeti yoktur. Hazret-i Îsâ, kendisine ve validesine yapılan bu çeşit isnadlardan âhirette Cenab-ı Hakk'ın manevi huzûrunda şiddetle teberri edecek ve bunların ancak sonradan uydurulmuş kuru bir isnad ve iftirâdan ibâret bulunduğunu söyleyecektir.
İşte biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki nakle ve akle dayanan inancımız bundan ibarettir.
* * *
4. RÛHU'L-KUDÜS. (Ekânîm-i Selâse'ye inananlar için Rûhu'l-Kudüs «Üç» ten biridir, Sizin dininizde buna benzer bir şey var mıdır?)
C E V A P : 4
Üçüncü suâlin cevabında da yazıldığı üzere Hıristiyanlar Rûhu'l-Kudüs'ün Allah ile zat bakımından bir olduğunu onun Allah'tan (Baba'dan) çıkıp Îsâ'nın cesedine hulûl ile birleşmiş bulunduğunu iddia edegelmişlerdir. Müslümanlık inancına göre ise, Allahu Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında asla şerik kabul etmeyen tek ve müteâl bir Vâcibü'l-Vücüd olduğundan, herhangi bir varlığı O'na eş ve ortak saymağa imkan yoktur.
Müslümanlık Allah'a ibadet ederken, ibâdete karışacak riyâyı bile Tevhîd'e aykırı görmüş ve bunu gizli şirklerden saymıştır. Binaenaleyh Müslümanlıkta, Hıristiyanların i'tikad ettikleri gibi, bir Rûhu'l-Kudüs mevcut değildir.
Ancak, Allahu Teala'nın halk edip Hazret-i Âdem'den itibaren, peygamberler de dahil olmak üzere, bütün insanlara nefh eylediği beşerî ruhlardan başka peygamberlere ilâhî vahyi tebliğ eden ve Rûhul' - Kudüs denilen bir meleğin varlığına da inanırız.
Şu halde, ruhlar da ve Rûhul'-Kudüs de mahlukdurlar. Hiç bir şâibe ile lekelenmek ihtimali olmayan, her emniyete şâyan, mukaddes, tertemiz ruh demek olan Rûhu'l-Kudüs, Büyük meleklerden biridir. Ona Er-Rûhu'1-Emîn de denilir. Nasıl ki, kuvvet ve kudreti bakımından kendisine, C e b r â i l, günahtan ve beşerî vasıflardan âri bulunduğu için de Rûhu'l-Kudüs, denilmiştir.
Hazret-i Îsâ'nın rûhunu, Hazret-i Meryem'e nefha mc'mur olunan .Cebrail aleyhisselâm'dır.
Bu Rûhü'l-Kudüs'le te'yid olunan yalnız Hazret-i îsâ değildir. Resûl'i Ekrem Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem .Efendimi'e de Kur'ân-ı Kerîm'i Rabbü'l-Âlemîn'in emri ile bu Rûhu'l-Kudüs indirmiştir.
Binâenaleyh şâir mahlûklar gibi bir mahlûk olan R û h u ' l - K u d ü s ' ü Allah'ın zâtından bir parça saymayı, nasıl imkân dâiresinden uzak görürsek onu bir beşer olan Haz r e t - i Îsâ'nın varlığına bürünmüş saymayı da o derece yersiz ve mânâsız buluruz.
İşte biz Müslümanların Rûhu'l-Kudüs hakkındaki inancımız bundan ibarettir,
5. SÜNÛHAT. (Tanrı veya semâvat ile dünyâdaki insanlar arasında şimdi veya her hangi bir zamanda yapılan irtibat. Eski zamanlarda olduğu gibi bugün de doğrudan doğruya sünûhat vâki oluyor mu?)
C E V A P : 5
Sünûhat ile zihne def'aten gelen ve Hads "intiııtion" denilen bir duygu kasd ediliyorsa bu, her
şahısta ve her zaman vâkidir. Bunda dînî bir mâhiyet düşünülemez.
Sühûnat ile, ilham kasd ediliyorsa bu, eski zamanlarda olduğu gibi, bugün de, yarın da vâki olabilir.
Nitekim Peygamberimiz'den önceki peygamberler zamanında bâzı sâlih kulların kalblerine Allah tarafından, peygamberlerin tebliğ buyurduğu şeriat ve hükümlere muvafık olmak şartı ile bâzı ulvî mazmun ve ma'nalar vüdur ettiği gibi Peygamberimizin ümmetinden bâzılarına da aynı şartlar dâiresinde, gerek bundan evvel ve gerek şimdi böyle mazmun ve ma'nalar vürûd etmiştir ve edebilir.
Sünûhat ile, Allâh'dan gelen Vahiy murad ediliyorsa bu, Cenâb-ı Hakk'ın dînî hükümlerini, insanlar arasından seçtiği peygamberlerine Melek vâsıtası ile veya başka bir sûretle tebliğ ve telkin buyurması demektir ki, Vahy'in ilk Hazret-i Âdem'e sonuncusu da Âhir Zaman Peygamberi olan Hazret-i Muhammed aleyhisselâm'a vaki olmuş ve ilâhî Vahy kapısı Peygamberimiz ile ebediyen kapanmıştır. Peygamberimizden sonra artık herhangi bir kimseye Vahiy gelmesi mümkün olmadığından Peygamberlik mev'ud Mesihlik ve Vahiy yolu ile ilâhî ve Semâvi irtibat gibi iddialar da bâtıl ve mesnedsizdir; kuru bir da'vâdan ibarettir.
* * *
6. CENNET VE CEHENNEM. (Elle tutulur belirli yerler midir, yoksa bir düşünce hâli midir? Cennet ile cehennemin hakikaten mevcut yerler olduğuna mı yoksa ceza ve mükâfat «şartları olduğuna mı inanıyorsunuz? Bir kimse ölümünden önce kendisinin veya hayatta bulunan başka bir kimsenin her hangi bir hareketi ile günahlarından kurtulabilir mi?)
C E V A P : 6
Biz Müslümanların inancına göre Cennet ve Cehennem elle tutulur, maddeten belirli yerlerdir. Nerede bulunduğu Allah tarafından bildirilmemiş olmakla beraber bunlar halen mevcuttur.
Cennet, Allâhu Teâlâ'ya şerik koşmaksızın îman ve ibâdet eden ve Allah'ın bütün emirlerini tutub, sakınınız dediği şeylerden sakınan ve her ne sebeple olursa olsun Allah'ın afvıne nail insanların iyiliklerinin mükâfatını görecekleri ebedî saadet yurdudur.
Cehennem ise Allah'ı tanımayan veya Allah'a îman ve ibâdette şerik koşan, Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen insanların kötülüklerinin cezasını çekecekleri azap yeridir.
Yoksa, Cennet ve Cehennem, yapılan herhangi bir iyilik ve kötülükten dolayı vicdanen huzur veya azap duymak demek olmadığı gibi mevhum bir mükâfat ve cezâ şartı da değildir.
Kâinatın yaratıcısı olan Allah'ın, mutlak adalet sahibi olduğu muhakkaktır. Adalet ise, bir şeyin lâyık ve müstahik bulunduğu hâle konulması demektir. Bu da mükâfat ve mücâzâta taalluk eder. Binâenaleyh cisim ile ruhtan mürekkeb olan insanların şu rriadde âleminde işledikleri her iyiliğin veya kö
tülüğün karşılığını dünyâda görmedikleri, tecrübe ve müşahede ile sabit olduğuna göre, bunun, her hak sahibine hakkının verileceği ve İlâhî adaletin tamamiyle tecellî edeceği bir âhiret âlemine, bir umûmî muhasebe ve ceza gününe bırakıldığı bedihî, binnetice Cennet ve Cehennem'in aklen de kabul ve teslimi zaruridir.
İslâm akidesine göre hiç bir şahıs başkasının günâhını yüklenemeyeceği gibi hiç bir kimse de başkasının günâhını bağışlama veya bağışlatma salâhiyeti mevcud değildir. Herkes ancak işlediğinden kendisi mes'uldür.
Şu var ki, günahkâr bir insanın dünyâda iken günâhının uhrevî cezasından kurtulması için bir takım çâreler vardır.
Eğer işlenilen günah Cenâb-ı Hakk'a karşı işlenmişse o günahtan dolayı şiddetli nedamet ve pişmanlık duymak ve bir daha işlememek azrni ile ona tevbe etmek ve afv için de Allah'a yalvarmak lâzımdır.
Fakat işlediği bu günah, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac gibi ibâdetlerin terk edilmesi suretiyle vuku bulmuş ise, bunlara dâir yapacağı tevbeler yukarıda zikredilen şartlar (nedamet, azim ve af dileme) ile beraber terk ettiği ibâdetleri kaza etmek suretiyle yerine getirmekle de mukayyeddir.
Bununla beraber köprü ve çeşme yaptırma gibi umûmun menfaatlerine yarayan ve sadaka-i cariyeden sayılan işleri sağlığında işlerse, dinimizde, bunların, günâha keffâret olacağı da bildirilmiştir.
Eğer işlenilmiş olan günah, herhangi bir şahsın hakkında tecavüz ise, o günâhın işlenmesinden tövbe etmekle beraber, uhrevî cezasından alâkalı şahıs ile veya ölmüşse veresesiyle helâlleşmek suretiyle kurtulmak mümkün olabilir.
Binâenaleyh Müslümanlıkta bir kimsenin herhangi bir din adamı önünde günâhını itiraf etmesi, kendisini günâhından temizleyemeyeceği gibi, Allah nâmına günah bağışlama salâhiyeti de hiç bir kimseye verilmemiştir.
Şu kadar ki, Cenâb-ı Hak tarafından Âhirette Resul-i Ekrem Efendimize ve şâir peygamberlere ve onlara ittibâ eden evliyâ-yı kiram'a günahkârlar hakkında şefaat edebilmek müsaadesi ihsan buyrulacağına inanırız.
Günahlarından dolayı tevbe etmeden ölen bir Müslüman için, hayatta bulunan akrabası veya herhangi bir din kardeşi tarafından dua edilir, onun günahına keffâret olmak ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilir, onun nâmına hayır ve hasenat yapılırsa, Allah'ın afvına mazhar olması umulabilir. Fakat Cenâb-ı Hak o müslümanı dilerse afv eder, dilerse günahı nisbetinde ta'zîb ve te'dib eder.
* * *
7. BU DÜNYAYA GELMEDEN EVVELKİ HAYAT. (Bir ferdin yer yüzündeki hayalından önce her hangi bir şekil içindeki hayatı. Kim böyle bir hayata sahih olmuştur? Eğer olan varsa, kadere inanıyor musunuz? İnsan ruhu muayyen bir vücuda girmeden önce her hangi bir varlığa mâlik midir? Bir insan ne yaparsa yapsın eceli gelmeden ölmeyeceğine inanıyor musunuz?)
CEVAP:7
Biz Müslümanlar, ruh ile cisimden mürekkep bulunun her ferdin madde âlemi olan dünyaya gelmeden önceki hayatı ruhi olup cismâni olmadığına ve ruhların da cisimlerden önce yaratılmış bulunduğuna inanırız.
İnsan idrâki, ruhun hakikat ve mâhiyetini kavrayabilecek bir kabiliyette olmadığı için ruhanî hayatında ne şekilde ve nerede cereyan ettiği dinimizde açıklanmamıştır. Onun için «Ruh» un mâhiyetini Allah'ın ilmine havale ederiz.
Bununla beraber yakıynen inanırız ki, Allâhu Teâlâ'nın emri ve takdiri veçhile her insanın ruhu yalnız. kendi bedenine taallûk eder.
. Bedenî vazifesi sona erince o ruh Allah'ın ta’yin buyurduğu yere gider ve başka bir cisme hulul etmez.
Müslümanlık, Hindiler'de ve Câhiliyyet Devri Arapların'da görüldüğü üzere ruhların, doğup duran insan ve hayvanların bedenlerine dâimi surette ve lâalettâyin girip çıkmakta bulunmaları gibi bir Tenasüh inancına asla yer vermediği gibi Hazret-i Îsâ'nın ruhu hakkında bir nevi tenâsüha kayan Hıristiyan akidesine de inanmayız.
Biz. Müslümanlar ruhların bedenden ayrıldıktan sonra tekrar hayatta bulunanların hissedemeyecekleri bir mâhiyette aynı bedene taallûk edip bir takım sorgulara maruz. kalacağına inandığımız gibi, dünyâdaki amellerine göre dünyâ ile âhiret arası olan bir âlemde kıyamete kadar kabir âlemine mahsus bir nevi ceza veya mükâfat göreceklerine de inanırız
Kader hakkındaki inancımıza gelince; Allâhu Teâlâ'nın bütün olacak şeylerin olmadan önce, ne zaman olacağını, nerede olacağını, nasıl olacağını, en ince taraflarına varıncaya kadar bilip, onları olacakları şekillere göre Ezel'de tâyin ve takdir buyurmasına «Kaza» ve bu olacak şeylerin Allâhu Teâlâ'nın, Ezel'de takdir ve tâyin ettiği zamanı gelince mukadder şekle uygun olarak halk ve îcad buyurmasına da «Kader» denir. Bunun aksine kail olanlar da vardır. Nitekim :
Müslümanlık’da Kader ve Kazâ'nın her ikisinin bir manâya alınarak yukarıda tafsil edilen hususların Ezel'de tâyin ve takdir buyrulması şeklinde tarif edildiği de vardır.
Binâenaleyh biz Müslümanlar kâinattaki her hâdisenin Cenâb-ı hakk'ın ilim ve iradesiyle, Kaza ve Kaderiyle vücûda geldiğine inanırız.
Bununla beraber, insanların mükellef ve mesul oldukları bir takım işlerde, sa'y ve hareketin de bir hisse ve alâkası vardır.
Cenâb-ı Hak insanlara bu hususta bir irâde ve kudret vermiş ve bu iki kudreti insanların işleyecekleri işlerini takdir ve yaratmada sebeb-i adî kılmıştır.
Müslümanlık'da insanların bir işi işlemeyi veya işlememeyi tercih edebilme meleke ve kabiliyetlerine «Külli irâde» denir.
Kudret de, insanın yapacağı için her cüz'ü meydana gelirken insanda hâsıl olan kuvvet'dir.
İnsanın, kudret denilen kuvvetini istimal ederken işlemek veya işlememek .melekesi plan külli iradesini iki şıktan birine sarf ve tercih etmesine de irâde-i cüz'iyye ve kesb, ve Allah tarafından o işin bilfiil meydana getirilmesine de halk ve îcad denir.
O halde bir iş kesb bakımından insana, îcad ve yaratmak bakımından da Cenâb-ı Hakk'a râcîdir.
İşte Cenâb-ı Hakk insanları bu cüz'î irâdelerinde serbest bırakmış olduğundan İlâhî kaza ve kaderini onların cüz’î irâde ve ihtiyarlarına raptetmiştir. Bunun içindir 'ki insanların işleri, biraz evvel de denildiği gibi, takdir ve halk edilmiş olmak yönünden Allah'a, tercih ve kesb etme yönünden de insanlara râcî bulunmuştur.
O halde insanlar yaptıkları işleri mecburî olarak yapmadıkları gibi yaptıklarının da yaratıcısı kendileri değildir.
Ecel: Ölümün vakti, Allâhu Teâlâ tarafından takdir ve tâyin buyurulan zaman, demektir.
Her hangi bir suretle ölen veya öldürülen kimsenin kendi eceliyle öldüğüne inanırız.
Ecel gelmeden ölünmeyeceği gibi, ecel geldikten sonra da kalınamaz.
Çünkü Cenâb-ı Hakk kullarının ecellerini daha onlar dünyâya gelmeden önce, Ezelde takdir ve tâyin buyurmuştur.
Bununla beraber hayâtımızın ne zaman ve şekilde sona ereceğini bilmediğimiz için her türlü tehlikelerden sakınmakla memur ve mükellef bulunduğumuz gibi bu hususta gerek şahsımıza ve gerek başkalarma karşı olan kötü irade ve hareket lerimizden dolayı da mes'ülüz.
Binaenaleyh kendisini veya başkasmı öldüren kimse emr-i ilahîye muhalefet ederek cüz*î iradesini kötüye kullanmış olduğundan dünya ve ahirette cezaya müstahik olur.
* * *
8. BU HAYATIN MAKSADI. (Bu dünyadaki hayatımız için dîninizin gösterdiği gaye.)
CEVAP: 8
Gaye bir işi işlemeden evvel o işten ne gibi neticeler husüle geleceğini düşünmek ve tasarlamaktır. Buna: Illet-i Gaaiyye ve Garaz da denir.
Bu düşünce evvelce zihinde bulunmayan bir işi ve akibetini zihinde tasarlamak demektir ki, insanlara has kılınan ve bilgisizlik ifade eden bu hal ve şan, alîm olan Allahu Teala hakkında asla tasavvur olunamaz.
Binaenaleyh insanlara izâfe edilen işde gaye, AIlah'a izafe edilen işde de hikmet aranır.
Dünyaya getirilişimizde de Allahu Teala'nın bir garaz ve gayesi değil, fakat hikmeti vardır.
Biz Müslümanlar kainatta hiç bir şeyin boş yere yaratılmadığına, bilakis her şeyde Allah'ın bir hikmeti bulunduğuna ve bütün kainatın insana müsahhar ve insanın menfaatine elverişli bir durumda yaratıldığına inandığımız gibi bu kadar şerefli bir mevkie yükseltilen insanın da; Rabbü'l-Alemin olan bir
Allah'a her türlü eksiklik şaibelerinden ârî, hâlis bir îman ile ibadet etmek, a h î r z a m an peygamberi vasıtası ile tebliğ buyrulan emir ve nehiyler dâhiresinde hareket etmek ve hayatta meşru şekilde çalışıp kazanmak ve sıhhat ve hayatını tehlikeden korumak ve herkes hakkında daima iyilik düşünmek gibi bir takım vazifelerle mükellef bulunduğuna ve namzet bulunduğu ahirct saadetine liyâkatini de ancak bu vazifeleri yerine getirmek suretiyle isbat edebileceğine inanırız.
* * *
9. ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT, (insanlar bu dünyadaki şekillerini muhafaza edecekler mi? Öldükten sonra hayat nerede devam edecek? Dîninize göre, Mahşer gününde insanlar ne hal ve şekilde bulunacaklardır? Hususi bir vücuda mı sahip olacaklar, yoksa başka bir maddeye mi girecekler?)
C E V A P : ?
Müslümanlık'ta bir insan öldükten sonra ferdî
hüviyetini ancak rûhî olarak taşıyacaktır. Ve fakat kabre konduğunda, ruhu cesedine taalluk ederek bir takım sorguya çekildikten sonra cesedi «ba's» e kadar toprak olarak kalacakdır. Ve ruhu da dünyadaki ameline göre bir nevi mükafat veya mücâzat görecektir.
Müslümanlıkta îmanlı olanlar Mahşer'de insânî hüviyetleriylc bütün güz.elliklerini muhafaza edeceklerdir. imansızlar ise başka bir maddeye girmeyip aynı insani hüviyetleri ile Mahşer'de bulunacaklar ise de şekilleri korkunç ve çirkin hale girecektir. Bu suretle, Mahşeride görecekleri muamelelerdcn sonra, imanlılar Cennet'de ve imansızlar Cehennemde ebedî yer alıp dünyadaki hüviyetleri ile birbirlerini tanıyacaklardır.
*
10. doğru ŞEKİLDE İBADET EDEBİLMEK ÎÇÎN HUSUSÎ BÎR TEŞEKKÜLE VEYA GRUBA DAHÎL OLMAK LAZIM MIDIR? (Bu hayatta kurtulmak «necat bulmak» için ne yapmak lazımdır? Dininizin akidelerine göre yaşamayan bir insan ne olur? Bu dünyada mı ceza görür? Eğer bu dünyada ceza görmezse öldükten sonra cezalandırılır mı?)
11. MÜSLÜMAN OLMAYANLARIN DURUMU. (Sizin inandıklarınıza inanmayanların durumu. Müslümanlığa inanmayanların bu dünyada veya ahirette kayıpları ve zararları, dîninize göre, nelerdir?)
C E V A P : 10 ve 11
Allah'a ibadet îmanla mukayyeddir.
Bir insan Cenab-ı Hakk'ın Varlığını, Birliğini, kudret ve azametini bütün kemal sıfatlariyle beraber kendi kendine anlayıp icmâlen îman edebileceğinin aklen imkânı kabul olunabilirse de Allah'a ibadet bahis mevzuu olunca mutlaka ilahî ta'lîme ihtiyaç vardır.
İşte bu ta'lîm Müslümanlık'da kemâlini bulmuş, İslamiyet gerek îman ve gerek ibadet usûlünü bütün teferruatiyle tesbit ve takrir etmiştir.
A) Müslümanlığın îman esasları :
1 — Bütün kemal sıfatları dairesinde Allah'a,
2 — Allah'ın Meleklerine,
3 — Allah'ın peygamberlenne vahiy ile kitaplar indirdiğine,
4 — Allah'ın insanlara gönderdiği peygamberlere,
5 — Ahiret gününe,
6 — Kader'e, hayır ve şer her şeyin yaratıcısı Allahu Teâlâ olduğuna, öldükten sonra dirilmeye şeksiz ve şübhesiz îman ve i'tikad etmek ve bunları dil ilc de söylemek.
B) Müslümanlığın ibadet esasları :
l — Allah'dan başka İlah olmadığına ve Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ın Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmek,
2—Namaz kılmak,
3 — Zekat vermek,
4 — Hacc etmek,
5 — Ramazan orucunu tutmak,
Bunlar Bir Müslüman'ın müslümanlığının alametleridir.
Farz olan beş vakit Namaz tek başına da, bir îmam'a uyularak da kılınabilir. Cemaat ile kılmakta büyük sevab ve fazilet vardır. Cum'a ve Bayram namazları câmiden ve câmi ittihaz olunan yerlerden başka yerde imamsız ve cemaatsiz kılınmaz.
Zekat ve Oruç şahsen îfâ edilen mâlî ve bedenî birer ibadettir.
Hac, hali vakti yerinde bulunan ve şartlarını câm'i olan müslürnanların ömürlerinde bir def'a, muayyen zamanda, Mekke'de muayyen mekanda, muayyen şartlar dâiresinde îfâ edecekleri bir ibâdettir.
Bütün bu ibadetlerin kabulü için her hangi bir teşekküle veya gruba dahil olmak îcâbetmez ise de, bu ibadetleri dînimizin ta'rif ettiği şekilde yapabilmek için onları Öğrenmek ve doğru bir şekilde îfâ etmek zarûreti vardır.
Bunun içindir ki, Müslümanlığın dînî ve dünyevî bütün hükümlerini Kur'an-ı Kerîm ile Peygamberimiz'in Hadîslerinden istihraç ve tesbitte gösterdikleri şâyân-ı hayret muvaffakiyet ve ihtisaslarından dolayı Müslüman din alimleri arasında Mezhep İmamları olarak: Hanefî, Şafiî, Ma1ikî, Hanbelî diye anılan ve îman ve ibadet esaslarınıda aralannda herhangi bir ihtilaf bulunmayan dört büyük zattan birisinin bu husustaki dînî anlayışına tâbi' olmakta ve dinde onun öğreticiliğini kabul etmekte kolaylık ve fayda mülâhaza oluna gelmiştir.
Allah'ın Kitabını, Resülullâh'ın Hadîslerini bu Mezhep imamları kadar anlamak kudretinde bulunan bir Müslüman için, bu Mezheb îmamlarından birine tâbi' olmak ihtiyacı bahis mevzuu değil ise de, anlayışı ne kadar kuvvetli olursa olsun bu dört büyük İmamın anlayışından daha anlayışlı ve bütün ictihad şartlarına haiz bir şahsın ortaya çıktığı görülmediğinden Müslümanlar bu dört büyük Mezhebten her hangi birine bağlı kalmışlardır.
Bu hayatta necat bulmak için ne yapmak lazım geleceği soruluyor.
Biz Müslümanlar dünya ve ahiret saadet ve selametini ancak Allah'ın ve Resülullâh'ın hayat verici emirlerine tâbi olmakta buluruz.
Allâhü Teâlâ dünyevî ve uhrevî kurtuluş yollarını insanlara gönderdiği peygamberleri vasıtası ile göstermiştir.
Binaenaleyh Allah'a ve Allah'ın en son gönderdiği Ahir Zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselam'a inanan ve O'nun: Yapınız, dediği şeyleri yapan ve yapmayınız, dediği şeylerden sakınan ve insanlara muamelesinde doğru hareket eden bir kimse için bu hayatta da, ahiret hayatında da felah ve necat muhakkaktır.
Dinimizin akîdelerine göre yaşamayan bir insanın ne olacağı meselesine gelince :
Eğer bir kimse yukarıda sıralanan îman esaslarına şüphesiz olarak inanır ve kabul eder, Namaz'ın, Zekat'ın, Hacc'ın ve Oruc'un Allahü Teala tarafından emir olunduğunu, Allah ve Peygamberimiz tarafından bildirilen her şeyin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik eder de bunların îcabını yerine getirmekte ihmal gösterirse, dînimizde o kimse günahkar bir mü'min ve müslüman sayılır.
Allah'ın afvine nail olamazsa, ahiret'de bu ihmâlinin cezasını çektikten sonra îmânı sebebiyle Cennete girer; dünyada da maddî ve manevi bazı felâketlere uğraması mümkündür.
Fakat Müslümanlığın yukarıdaki esaslarından velev bir tanesini veya herhangi bir farzı inkar veyahut Allah'ın haram kıldığını helal i'tikat eden kimsenin Müslümanlık dışında kaldığına da biz Müslümanlar kanaat ve hükmederiz.
İslam Dîninden bu şekilde çıkan veya dünyada islam câmiasına dâhil olmak istemeyen kimsenin ahiret'de sonu gelmeyen bir azaba uğrayacağına ve böylelerinin dünyada dahi maddî ve manevi ba'zı felaketlere uğramalarının mümkün bulunduğuna inanırız.
Binaenaleyh Hazret-i Adem'den itibaren bütün peygamberlerin tebliğ buyurdukları dînin aslı Müslümanlık olduğuna ve Peygamberimiz vasıtası ile tebliğ buyrulan Müslümanlığın ise, kendisinden önce insanlar tarafından yapılmış olan tahrifâtı izale ve dîni aslî şekline irca' eylediğine ve kıyamete kadar bütün beşeriyetin dünyevî ve uhrevî saadetlerini sağlayan mütemmim ve mükemmil hükümleri de muhtevi bulunduğuna göre dünyada ve ahirette selamet manasına gelen Müslümanlığa inanmayanların dünya ve ahiretteki şahsî kayıplarının ve zararlarının neler olabileceğini de akl-ı selim sahiplerinin takdir ve tahminlerine bırakırız.
* * *
12. İNSANIN ALLAH İLE VE ÜLÛHİYETLE MÜNASEBETİ. (Fi'lî veya nisbî bir yakınlık var mıdır? Her ferd bu dünyadaki hayatına başlarken yaratılıyor mu?)
CEVAP: 12
İnsan Allah'ın şerefli bir mahlûku ve kuludur. Allah'a karşı kulluk vazifesini yerine getiren her
insan Allah yanındaki şerefini yükseltmiş Allah'a
ma'nen yaklaşmış olur.
Ancak bu yaklaşmanın en üstün derecesi kendilerine tahsis buyrulan mertebeleri itibarı ile Allahu Zü'1-Celâl'in her şekle girebilecek kabiliyette yarattığı Melâike-yi kiram ile, insanlara gönderdiği Peygamberlere ve Peygamberlerin ümmetlerinden olan Velîlerine bahşolunmuştur.
Cenab-ı Hak maddîlikten münezzeh olduğundan bu yaklaşma ma'nevi olarak vahiy ve ilham suretleri ile kendilerine vukubulan tecelliyat-ı İlâhiyedir. Cismânî ve maddî değildir.
işte Müslümanlık Allah ile kul arasındaki ma'kul münasebetleri akla ve nakle dayanarak bu suretle en kafi şekilde tesbit ve tayin ettiğinden insan'ın Allah'a bu suretlerin dışında herhangi bir suret ve şekilde fi'lî ve nisbî bir yakınlığı kabul edilemez.
Her şeyin tek yaratıcısı olan Allah, insanı da maddî unsurlardan, evvelâ ana rahminde bir damla su, sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirmek, sonra onu bir et parçası yapmak ve et parçasını kemiklere kalb etmek ve kemiklerin üzerine et giydirmek ve en sonunda onu bir insan yavrusu olarak tasvir ve önceden yarattığı rûhunu onun mini mini bedenine nefheylemek ve muayyen zamanı gelince onu annesinden doğurtmak suretiyle dünyaya getirdi ğine gene akla ve nakle dayanarak inanır da bunun dışında akla ve nakle uymayan akîde ve nazariyeleri reddederiz.
*
13. BA'SÜ BA'DE'L-MEVT. (Bir insan Öldükten sonra ferd olarak ne oluyor? Aile bağlılıkları olacak mı? Ne şekil alacağımıza inanıyorsunuz? Her ferd geçmiş ameli hakkında kime hesap verecektir?)
C E V A P : 13
insanların ölümlerinden tekrar dirilecekleri güne kadar, bulundukları aleme Müslümanlık'ta Kabir alemi denir, yani Berzah alemi.
Kıyametten i'tibaren devam edecek olan ebedî hayata da Ahiret hayatı denir.
Biz Müslümanların bu husustaki inancımız şöyledir :
Her insanın ölümünü müteakip, ruhu cesedine taalluk edecek, Münker, Nekir adında iki Melek gelip, ona: Rabbin Peygamberin kim, dînin, kitabın nedir? diye soracak, muvafık cevab verenlerin yerleri manen ve ruhen birer cennet bahçesi olacaktır.
Cevap veremeyenler ise, tafsîli din kitaplarımızda beyan olunan şiddetli ve ahiret'e kadar devam edecek olan bir sıkıntı içinde kalacaklardır.
Ahiret'de ise herkes dünya'da işlediği amel ve hareketlerinden yalnız Cenabı Hakk'a hesap verecek, hiç bir kimsenin en küçük bir iyiliği ve kötülüğü karşılıksız kalmayacaktır.
Neticede insanlar amel ve îmanlarına göre Cennet veya Cehennem'de yer alıp. Cennet ehli birbirlerini tanıyacaklar ve ailevî nisbet ve irtibatlarını devam ettireceklerdir.
* * *
14. DÎNİNİZE GİREBİLMEK İÇİN NE YAPMAK LÂZIMDIR? (Müslüman olmayan bir kimse Müslüman olmak için ne yapmalıdır? Dîninizde kadın da erkekle aynı haklara sahip midir? Değilse kadının durumu nedir?)
C E V A P : 14
islam dîni insan fıtratına, akl-ı selîme uygun yegâne ilahi din ve bütün peygamberlerin tebliğ eyledikleri dînin mükemmel ve mütemmim bir şekli olduğundan her akl-ı selîm sahibi, bu mübarek dînin Kitabını ve onu bütün beşeriyete tebliğ buyuran Ahir Zaman Peygamberinin Hadîslerini (Sözlerini, işleri ve hallerini) tetkik edip onuncu sualin cevabında sıralanan îman ve ibâdet esaslarını kendisi bilfiil okuyup bilmekle veya bir ilim adamı tarafından kendisine bildirilmekle tasdik ve ikrar edecek olursa Müslüman olur. Dünyada Müslüman muamelesine tâbi' tutulur.
Müslümanlığa girebilmek için başkaca dînî bir merâsime ihtiyaç yoktur.
Müslümanlık kadını, cemiyetin yarısı sayar, onu fıtratının ve hayattaki vazîfelerinin gerektirdiği haller müstesna olmak üzere hemen her şeyde erkekle müsâvî tutar.
Müslümanlık kadının erkekle olan münasebetlerini yardımlaşma Ve müsâvât esası üzere tanzim etmiştir.
Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Şu kadar ki, erkekler aile reisi mevkiindedirler.
Müslümanlık kadına saadet ve itmi'nan sağlayan ve onun halkolunduğu vazifeyi hakkıyla eda edebilmesine yarayan bir takım hak ve vazifeleri erkeğe; aile nizamının ve içtimâî esasların yerleşmesi için de erkekleri için kadınlar üzerine bir takım hak ve
. vazifeler farz kılmıştır.
Müslümanlık dîni vazifelerin îfasında erkeği ve kadını bir tutmuş, dînî ve içtimaî hayatta kadınların haklarını tanımış, kendilerinin âhirette erkekler gibi mükafatlandırılacaklarını da va'd etmiştir.
Müslümanlık kadını; kız ana ve zevcelik hallerinde her birisinde beklediği takdîr, riâyet ve adâletin son derecesine kadar tatmin etmiştir.
Müslümanlık, uhrevî saadet yurdu olan Cennet'in, anaların ayağı altında bulunduğunu bildirmek suretiyle anneliğin kadrini ve şerefini en yüksek dereceye çıkarmıştır.
Kız çocuğunu hor ve hakir görmeyi veya onların helâkine sebep olmayı menetmiş ve bu gibi kötü hareketleri takbih etmiştir.
Müslümanlık kadına hayat hakkı, nafaka hakkı, kocasından veya ebeveyninden veya akrabasından mîras hakkı tanımıştır,
Müslümanlıktan evvel, istenildiği kadar kadın almak serbest iken, erkeklerin böyle sayısız kadınlara sahip olması gibi bir âdeti ortadan kaldırmayı istihdaf eden İslam Dîni büyük ve önüne geçilmez zaruretler haline münhasır kalmak şartı ile bir erkeğin en çok dörde kadar evlenmesine cevaz vermiş ise de bunu gayet ağır ve adeta tahakkuku imkansız şartlara bağlayarak bir kadınla iktifa edilmesini aile saadeti için esas tutmuştur.
Müslümanlık kadına îcâbında boşanmayı talep etme hakkını verdiği gibi nikah akd edilirken boşama hakkının erkeğin elinde değil de kadının elinde bulunmasını şart koşabilme hakkını da bahşetmiştir.
Müslümanlık kadını yemek pişirmek, çamaşır yıkamak ve sair ev işlerini görmeye icbar etmediği gibi, kendi çocuğunu, süt anneyi emmemezlik etmedikçe bizzat emzirmeye de mecbur tutmamıştır. Eğer kadın bunları yaparsa, mürüvveten veya hüsn-i muaşereti te'mînen yapmış olur.
Müslümanlık kadına, âdâbına riayet etmek şartı ile, ticaret ve sanatla da meşgul olmaya îcâbında askerlikteki yardım hizmetlerini îfâ etmeye de müsaade etmiştir.
* * *
15. HAYIR VE ŞER. (Menşei. Hakîkî tesirler midir, yoksa psikolojik bir zihin hali midir, Bu iki tabir üzerinde İslâm dîni ne der?)
CEVAP: 15
Biz Müslümanların akîdesine göre «Hayır», insanlar için maddî ve manevî fâidesi olan, «Şer» de. zarârı bulunan şeydir.
Bir şeyin Hayır veya Şer oluşu haddi zâtında ise de hassaten ilahî emrin veya nehyin taalluk edişi de onu te'yid etmiş ve mâhiyetlerini bize bildirmiştir. Yani o şeyin bu vasıfları alması fıtrî mahiyeti îcâbı olduğundan, o vasıflar (beşerin mükellefiyetinden kat-ı nazarla) yalnız aklen idrak edilebilecek durumda iseler de, ilahî emir veya nehyin taalluk edişi, yani. dînin o şey'in hayır veya şer olduğunu beyan ve hükmedişi, o şey'in mahiyetini bize bildirmiş oluyor da hayrın hasen ve şerrin kabih olduğunu aklımızla idrak etmiş ve dînin emir ve nehyetmesiyle de muktezalarını îfa ile mükellef olmuş bulunuyoruz.
Müslümanlık şunu da kaydeder ki, bazı şerlerin şer olma sı bize göredir.
Mâhiyetleri bakımından hakîkî sayılan bazı şerlerin maddî veya ma'nevî birer müvâzene ve dolayısiyle hayır amili oldukları görüldüğü gibi, ferdler hakkında zararlı gibi görünen bazı şeylerde de çok zaman umumu ilgilendiren bir menfaat bulunduğu görülür.
Bu böyle olduğu gibi, bazan ferdin hayrına olan bir şeyin umumu zararlandırdığı da görülür.
Kezâ bazan kendimiz hakkında hayır sandığımız bir şeyin, şer ve şer sandığımız bir şeyin de, bazan hayır getirdiği vâkidir.
Binaenaleyh şerden kaçınmakla beraber, bir felaket ve zarara uğranıldığında da ye'se ve fütûra düşmemek îcâbeder.
Biz Müslümanlar hayr'ın da şerr'in de yaratıcısı Allahu Teala olduğuna ve Allahu Teala'nın imkan dairesinde bulunan her şeyi yarattığına, fakat kendisinin hayra rızâsı olup, şerre rızâsı bulunmadığına, hayır ve şer, irade ve kesb bakımından insana; vücuda getirilmiş olması bakımından da Allahu Teala'ya râci' olduğuna inanırız.
Şüphe yok ki şerri işlemekle, şerri yaratmak bir değidir.
İnsanın irâdesine taalluk eden bir şer yaratıcısı olan Allah için abes teşkil etmez; musavvir-i hakîkî güzeli de çirkini de tasvir eder.
Cenab-ı Hakk, hayrı da şerri de; insanların kullanmakta serbest bulundukları cüz'î irade ve kesbleri ile mukayyed olarak yaratmış olduğu içindir ki, insanlar hayır işlerinden dolayı mükafata, şer işlerinden dolayı da mücâzâta müstahik bulunmuşlardır.
Binaenaleyh Müslümanlık hayır ve şerri, sadece psikolojik zihnî bir hal olarak kabul etmez.
* * *
16. CAMİLER NASIL FİNANSE EDİLİR? (Teberrular, kısmen Devlet tarafından yapılan yardımlar v.s. İslâmiyetin hakim bulunduğu veya müslümanların ekseriyette olduğu yerlerde, câmi ve mescid inşâsı veya bakımı için millî veya mahallî vergiler var mıdır?)
C EV A P : 16
Müslümanlıkta temiz olmak şartı ile bütün yer yüzü Müslümanlar için ibâdet mahallidir.
Cami ve mescitler Müslümanların birbirleri ile tanışmak ve kaynaşmak, Allah'a topluca ibadet ve niyazda bulunmak gibi ulvî gayelerle te'sis edilmiş ve Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namazın cemaatle kılınması için tahsis olunmuş mübârek yerlerdir.
Nerde ve ne zaman olursa olsun, Müslümanlardan zengin olanlar, servetleri ile ve zengin olmayanlar da bedeni mesaîleri ile Cami, ve mescitlerin yapım ve bakımlarına katılmayı dînî bir vazîfe saydıkları gibi hali vakti yerinde olan zenginlerden ve devlet ricâlinden ve hükümdarlardan müstakilen câmiler yaptınp, tahsis ettikleri vakıflarla da onların bakımlarını sağlayanlar pek çoktur.
Bugün de cami inşâsını ve bakımını müstakilen deruhte etmek hamiyyetini gösteren Müslümanlara sık sık rastlanmaktadır.
Türkiye'deki câmi ve mescidler durumları ve idâreleri bakımından şu kısımlara ayrılırlar :
A) Bakımı Vakıflar Umum Müdürlüğüne ait olanlar,
B) Bakımı vakfın mütevellîsine ait olanlar,
C) Bakımı câmi derneklerine ait olanlar, Ç) Bakımı mahalle halkına âit olanlar,
D) Bakımı köylüye âit olanlar.
A grubuna dâhil câmi ve mecsidlerin müstahdemlerinin aylıkları Devlet teşkilâtına dâhil olan Diyanet işleri Reisliğince tavsiye edilir.
B grublarına tâbi' olanların masrafları Vakıflar Umum Müdürlüğünün mürâkabesine tabi' olarak mütevellisi tarafından, vakıfların gelirinden tevsiye edilir.
C grubuna dahil olanların masrafları, aylık aidatla, teberrüler ve çeşitli gelirlerden tesviye edilir.
Ç ve D grublarına dahil olanların masrafları da mahalle ve köy halkı tarafından salma suretiyle karşılanır.
İnşâ ve ta'mîrine Vakıflar Umum Müdürlüğünce az çok bir yardım yapılır.
* * *
17. MUKADDES YAZILAR. (Dîninizde. menşei mukaddes, ilâhî veya fevkalbeşer telakkî edilen yazı ve kitaplar.)
C E V A P : 17
Müslümanların mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerîm'dir. Allah Kelamı olan Kur'an-ı Kerîm, Cebrail Aleyhisselâm vasıtasiyle, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'a Arapça olarak, vahy ve inzal buyurulmuş ve Resûlü Ekrem'e hiç unutulmamak, hafızasından silinmemek üzere okutulmuş, lafzı da ma'nası da ilahî olan i'cazkar bir kitaptır.
Kur'an-ı Kerîm'in lafzı da ma'nası da doğrudan doğruya Allahu Teala'nın vahyidir.
Allâhu Teâlâ onun eşsizliğini ve mu'cizeliğini bizzat beyan ve ilan buyurduğu gibi hiç bir tağyir, tahrif ve tebdil edilemiyeceğini ve yine bizzat hıfz-ı emanetine aldığım da tekeffül etmiştir.
Bu keyfiyet vâkıalarla da tahakkuk etmiş bulunmaktadır.
Dînimizde ikinci derecede mukaddes kitabımız olan Peygamberimiz'in sözlerini, işlerini tasviblerini bildiren hadis kitabları'dır.
Peygamberimiz'i her hususta örnek tuttuğumuz ve muktedâ-bih tanıdığımız için onun
Hadisleri, Sünneti de biz Müslümanlar için büyük bir kudsiyet taşımaktadır.
* * *
18. İLÂHÎ OTORİTE. (Dînî ayinler icrası için ilahî bîr otoriteye ihtiyaç var mıdır?)
C E V A P : 18
Her Müslüman, beş vakit Namazla, Oruç, Hac, Zekat gibi ibabetleri ilahî bir otoritenin ve dînî selâhiyete haiz herhangi bir şahsın delâletine lüzum olmadan kendi başına îfâ eder.
Ancak cemaatla kılınması îcâbeden Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namaz câmide cemaatla kılındığı takdirde bu namazları vazîfelendirilmiş olanlar kıldırırlar.
Beş vakit namazın topluca kılınması için, farzlar edâ edilirken, varsa vazifeli imamlar, yoksa imamlık yapabilecek bir Müslümana uyulur. Fakat bunların ilim ve faziletten gayrı bir imtiyazları yoktur.
* * *
19. DÎNİNİZDE BUGÜNKÜ LİDERLİK. (Böyle bir liderlik kabul ediliyor mu? Kimler tarafından kabul ediliyor? Liderinize verilen ünvan nedir?)
C E V A P : 19
Bütün Müslümanlar dînî rehber olarak en başta, islam Dînini beşeriyete tebliğ buyuran Âhir Zaman Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ı tanırlar.
O'nun tebligatını ve ta'lim ve neşr vazifesini ifâ etmiş bulunan Ashabına ve büyük islam alimlerine saygı gösterirler.
Binaenaleyh Müslümanlık'ta Papalık gibi bir dînî liderlik tanınmamıştır.
Devletçe tayin edilip öteden beri dînî vazifelerde istihdam olunan me'murlar şunlardır :
A) imam ve Hatibler : Cami ve mescitlerde Cuma ve Bayram namazları ile vakit namazlarının kıldırırlar.
B) Vâizler : Cami ve mescitlerde Müslümanlara ibâdet ve akâide âid va'z u nasihatte bulunurlar.
C) Müftüler : Her vilayet ve kazada dînî teşkilâtı idare ederler ve şahıslar veya dâireler tarafından sorulacak din meseleleri cevablandırırlar.
D) Diyanet işleri Reisi : Türkiye'deki bütün İslâmî teşkilatın umumî müdürü ve mercii olmak üzere Başvekil tarafından intihab ve Reisicumhur tarafından tayin olunur.
* * *
20. MU'CİZELER. (İnsanlar ve milletler arasında fevkalbeşer olaylar. Eski zamanlarda olan mu'cizelerle mukayesesi.)
CEVAP: 20
Mu'cize peygamberlerin, peygamberliklerini te'yid için Allah'ın izniyle gösterdikleri hârikulâde hâdiselerdir.
Mu'cize, Allahu Teala'nın kendi eseri olan kainatta ve kainatta cârî bulunan kanun ve nizamlar üzerinde istediği gibi tasarrufa kaadir bulunduğunu ve ilâhî kudret ve irade karşısında herkesin ve herşeyin aciz olduğunu ifade eder.
Müslümanlık, zâhirî sebepleri, âlemin nizâmını ve âdî illet ve maslahatlarını kabul etmekle beraber, bu sebep ve illetlerin fevkinde onların hepsine hâkim bulunan ilahî kudret ve iradeye inanmayı da emreder. Ve ilâhî irade bu kâinatı ve nizamlarını idare eder.
İşte mu'cize de bu ilâhi irâdenin başka bir sünnet ve Âdet-i İlâhiyyesi olarak eseridir.
Çünkü, ilâhî irâdenin cârî âdetler ve zâhir sebeb ve illetler dâiresinde görülmekte olan tecelliyâtı, bu ilâhî irâdenin tam vaktinde zuhur eden tecelliyâtı demektir.
Fakat ilâhî irâde bazan da vâsıtasız ve maddî sebepsiz olarak ölülerin dirilmesi, kamerin bölünmesi ve parmaklardan ve kuru taşlardan suların fışkırması ve cansız eşyâdan seslerin gelmesi gibi tecellî eder de bu hâdiselerin gördüğümüz ve bildiğimiz cârî kanunlarla ve zâhirî sebeplerle îzâh edilmesi güç olur.
Zâten mu'cizeliği de bu güçlüğünden ileri gelmektedir.
Mu'cize haddi zâtında aklen mümkün bir nizâmın ve âdetin kezâ mümkün olan diğer bir nizam ve âdetle li-hikmetin ve maslahatın tebdilinden ibaret bir harikuladedir.
Tabiî kanunların ittıradına ve bilinen ve tecrübe edilen hadiselerin ma'lüm olan seyir ve cereyanların da halen bir ihtilâfa rastlanmamasına bakılarak bunların asla değişmez ve değiştirilemez olduklarına hükmetmek kudret-i İlâhiyenin şümûlünü ve mâhiyyetini anlamamak demektir.
Tabiat kanunları için vâciblik ve zarûrîlik olmadığını anlamayan akl-ı selîm sâhibi kalmamıştır. Belki bunlarda imkânlık vardır; îcâbında değişebilir. Bu değişme ise mücerred tesâdüf veya galat-ı tabiat demekle izah edilemez. Onun için peygamberlik ancak bu mucize ile sâbit olmuş ve peygambersiz din olmadığı gibi, mucizesiz de peygamber bulunmamıştır.
Mûcizeler, Allah'ın izni ve irâdesi ile sâir peygamberler gibi Peygamberimiz tarafından da gösterilmiş ve O'ndan sonra bu kapı kapanmıştır.
Şu kadar ki, Peygamberimiz'in ümmetinden olup ibadet ve istikametleri ile Allah'a manen yaklaşan evliyadan da peygamberimize izâfeten ba'zı harikulâdeliklerin zuhuru mümkün bulunmuştur.
Fakat buna kerâmet denir ve kerâmetle mu'cize arasında büyük farklar vardır.
insanların ilim ve fenle yahud herhangi bir maddî vâsıta ile gösterdikleri fevkaladelikler, maddî sebeplere dayandığından mu'cize ve keramet değildir.
Bunların mûcize ve kerametle mukayese edilerneyecegine ve aralarında bir münasebet bulunmadığına inanırız.
* * *
21. bir MEZHEB İÇİN ORGANİZASYON ZARÛRÎ MİDİR? (Dîninize göre, bir mezhebin tanınabilmesi için organize bir grubun mevcûdiyeti zarûri midir?)
C E V A P : 21
On ve onbirinci suallerin cevâbından da anlaşılacağı vechile, Müslümanlıkta halen mevcut olan dört mu'teber Mezheb herhangi siyasî veya idarî bir maksad ve tertibe dayanan teşekkül değildir.
Bu mezhebler dînî anlayışın amelî sahâdaki tatbikatını ifâde ederler.
Esâsen Müslümanlık mezheb teşkilini dînî zarûretlerden saymamıştır Belki İslamdaki dört mezheb mahza dînî ve ilmî hayatta ferdlerin aciz ve ihtiyacın
dan doğmuş bulunmaktadır.
Mezheb imamları olmak üzere kabul ve ta'zim edilen büyük din alimleri, dînin esas kaynaklarından çıkardıkları hükümleri ortaya koymuşlar, daha sonrakiler de kendilerinin bu husustaki ihtisas ve isâbetlerini takdir ederek onlara uymuşlar ve diğer Müslümanlar dahi kütleler hâlinde onlardan her birine tâbi' olmuşlardır.
İşte Müslümanlıktaki bu dört şekil dînî anlayış ve tatbikatın her birine. «Mezheb» ve kail ve âmiline de: «imam» denilmiş ve Müslümanlardan amellerini bu imamlardan birine uyduranlar da o imam ve mezhebe nisbet edilmiştir.
Müslümanlıkta bu keyfiyetten başka organize bir grup mevcud değildir.
* * *
22. İNSANIN MENŞEİ, (insan nereden gelmiştir? 2Bir evrim(evolution) ile mi bugünkü halini almıştır, yoksa başlangıçta bugünkü şekli ile fevkalbeşer bir varlık mıydı?)
Biz Müslümanlara göre Cenab-ı Hakk, yeryüzünde ilk önce insan olarak, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'nın cesedlerini yaratmış, onlara ruh vermiştir. istisnâsız olarak da bütün insanlar ve milletler bu tek baba ile anadan türemişlerdir.
insanın maddî varlığını teşkil eden unsurlar, ne gibi safhalar geçirirse geçirsin, insan yapısındaki insan unsurundan başka bir mahiyet taşımaz.
Bu husus insanda böyle olduğu gibi sair canlılarda da böyledir.
Hiç bir nevi, diğerinin mahiyet ve hususiyetini taşımamaktadır. Göklerde uçan kuşlar bile nevileri içinde ayrı bir cemaat ve hususiyet arzederler. Bu sûretle her nevi, ancak kendi nevi hususiyeti içinde tekâmül ve inkişaf eder.
Binâenaleyh Müslümanlık bir canlının zamanla veya tekâmül yolu ile bambaşka bir şekil ve mâhiyet alacağını kabul etmez.
Akıl ve zekası ile kâinata hakim olmağa çalışan ve bu şerefe de lâyık bulunan insan neslinin herhangi bir hayvanın tekâmülünden meydana gelmiş olduğunu farzetmek, gözlerimizin önünde cereyan edip duran tabîî kanunları, hâdiseleri, akıl ve mantığı hiçe saymak demektir.
Eğer tekâmül kanunu tabiî bir kanunsa, onun da devam ve ittırâdı zarûrî idi. Halbuki bütün insanın, insan nevini; maymunun da maymun nevini üretip durduğu ve hiç birinin diğerine karışmadığı görülüp dururken, dün tekâmül kanununun insanı herhangi bir hayvandan meydana getirdiği ve sonra da her iki cinsi kendi hallerine bıraktığı akl-ı selim sahibleri için nasıl kabul edilebilir.
İşte Müslümanlık bu gibi inanışları fikrî sapıklık sayar da insanı insan, hayvanı da hayvan olarak kabul eder.
O halde insan, yeryüzüne insan olarak çıkmış ve çıkmakta ve insan olarak yaşamış ve yaşamakta ve insan olarak ölmüş ve ölmektedir.
Bununla beraber Cenab-ı Hakk'ın bütün canlıları ve hususiyle insan nev'ini takdîr-i ezelîsi ile bedenî ve ma'nevî bir tekamül ve inkişâfa müstaid ve mazhar kıldığına da inanırız.
* * *
23. İBÂDET. (Sabit şekiller var mıdır? Ferdi düşünceler - ibâdet için muayyen zamanlar?)
C E V A P : 23
Müslümanlıkta her ibadetin muayyen şekli ve muayyen zamanı vardır.
Allâhu Teâlâ'nın kâfî olarak emir buyurduğu ibadetler.
A) Namaz
B) Oruç
C) Hac
D) Zekat'dır
A) Namazın çeşitleri vardır. Beş vakit namazla Cuma ve cenaze namazı farz'dır. Bayram namazı ile vitir namazı vâcib'dir.
Farz ve vâcib olmayarak kılınan namazlar sünnet veya müstehab olur. Namazın içinde ve dışında olmak üzere şartları ve rükünleri de vardır.
Namaz muayyen usûlüne göre eda edilir. Namazın şartlarından birisi de vakittir.
Beş vakit namazın edaları için zaman ta'yin buyrulmasında büyük hikmetler vardır.
Hayat meydanına atılan insanların bir takım didinmelere, rekabetlere, muâmelelere daldıkça daima gafletle isyâna, günâha düşmeleri mümkündür.
İnsanların bu gaflet yüzünden başlarına getirdikleri ve getirecekleri zarar ve hüsran da büyüktür.
İnsanları gaflete daldıkça uyandıracak ve yaptıkları bütün işlerden dolayı bir gün sorguya çekileceklerini hatırlatacak bir vesîleye çok ihtiyaç vardır.
İşte namaz, her an murâkabe altında bulunduğumuzu, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitlerinde yani günde beş defa bize hatırlatan bir ibadet olduğu için emir olunmuştur.
6) Her sene Ramazan'da bir ay oruç tutmak da Allâhu Teala'nın emir ettiği bir ibâdettir.
Oruç, tan yeri ağarmağa başladığı zamandan güneş batıncaya kadar bir şey yememek, içmemek, orucu bozan şeylerden sakınmak suretiyle tutulur.
Bunun da kullara âid maddî ma'nevî büyük menfâtlerı vardır.
C) Hac ibadeti de, hali vakti yerinde olan her Müslümanın, şartları bulunduğu takdirde ömründe bir kere, muayyen zamanda muayyen mahalleri, muayyen usûlüne göre ziyaret etmektir.
D) Zekat, dînen zengin sayılan Müslümanların yıldan yıla mallarının muayyen ölçüsüne göre zekatını hesaplayıp fakirlere vermeleri, dînî bir vergi olarak Allah tarafından emir olunmuş bir ibadettir.
Bu ibadetlerin içtimâî hayattaki faydası ve hikmetleri herkesçe müsellemdir.
İbadetlerin zaman ve şekilleri Allahu Teala tarafından tayin buyrulduğu için onlar hiç bir sûretle reforma tâbi olamazlar. Başka bir şekle ve başka bir zamana çevrilemezler. Muayyen bulunan ibadetlerin şekil ve zamanlarına aykırı olarak yürütülecek rey ve mütalaaların Müslümanlıkta yeri ve değeri yoktur.
I've seen so far is in perfect
http://www.lovepowerman.net/
http://www.lovepowerman.com/
ibrahim uzun web site admin
KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-7
2. KONU: İLİM ÖĞRENMEK
Peygamberimiz buyuruyor ki " İlmi arayıp da öğrenmek, bütün Müslümanlara farzdır." Hadis te geçen ilmin hangi ilim olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf mevzuu olmuştur: Kelam; (Yüce Allah'ı tanıma ve birliğini kanıtlama ilmi), âlimleri, hadiste
kastedilen ilim, kelam ilmidir diyorlar. Zira Yüce Allah'ı tanımak bununla olur.Fıkıh âlimleri, bu hadis te katedilen ilim, fıkıh ilmidir,diyorlar.Zira helal ve haram bu ilimle birbirinden ayrılır.Hadis âlimleri,bu hadiste kastedilen ilim, Kur'an-ı Kerim ve hadis ilmidir.Zira,şeriatın esası bu ilimdir, diyorlar.Mutasavvıflar da, hadiste anlatılan ilim, kalb hallerini anlatan ilimdir.Zira kul,ancak bu yolla Yüce Allah'a ulaşabilir,diyorlar.Yukarıda saydığımız dört gurubun her birisi, kendi ilmini büyük görüyor ve bundan dolayı da hadiste kastedilen ilim, bizim ilmimizdir, diyorlar.Bize göre ise hadisi şerifte kast edilen ilim, yalnız bir ilme mahsus değildir.Ayrıca bu ilimlerin tümünü öğrenmek de farz değildir. Şüpheleri gidermek
amacıyla bunu açıklamağa çalışalım: Kuşluk vakti Müslüman olan veya büluğa eren birisinin bütün ilimleri öğrenmesi farz değildir.O anda farz olan sadece La ilahe illallah Muhammedür Resülullah (Allah birdir, Muhammed de O'nun elçisidir)
kelimesinin anlamını yani,daha önceki konularımızda işlediğimiz Ehl-i sünnet in inancını bilmesidir. Bunları delilleriyle bilmesi gerekmez.Zira delilleriyle bilmek farz değildir.Sadece Yüce Allah 'ın sıfatlarını,Peygamber Efendimizin sıfatlarını, ahireti,cenneti,cehennemi,haşrı ve neşri bilmesi ve inanması gerekir. Anlarki çeşitli sıfatlara sahip olan Yüce Rabbi,bu Rabbinin peygamberlerin dili ile söylenen emir ve yasakları vardır.Eğer dünyada iken Allah'a ve peygambere itaat ederse,öldükten sonra mutluluğa kavuşur,emirleri dinlemeyip,isyan ederse,asi olup güç durumlara düşer.Bu bilgiyi öğrendikten sonra şu iki çeşit ilmi öğrenmek insanlara farzdır:
a) Vücut organları ile ilgili,
b) Kalble ilgili ilim.
a) Vücut organları ile ilgili ilim iki kıs ımdır:
1) Yerine getirilmes i gereken emirler,
2) Yapmaktan kaçınılmas ı icab eden yasaklar.
Yerine getirilmesi gereken emirler şunlardır: Kuşluk vakti Müslüman olanın,öğle vakti geldiğinde abdest ve namaz farzlarını öğrenmesi farzdır.Sünnetleri öğrenmesi ise sünnettir,farz değildir.Zamanı gelmeden bir şey farz olmaz. Mesela akşam namazı vakti gelmeden önce akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz değildir.Ancak akşam namaz vakti geldikten sonra akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz olur.Aynı şekilde ramazan ayı gelince,oruç için niyet etmek gerektiğini ve sabahtan akşama kadar yemenin içmenin,cinsi münasebet te bulunmanın haram olduğunu öğrenmesi farz olur. Eğer nisap miktarı kadar mala sahipse,zekatın farz olduğunu hemen değil,ancak,bir sene geçtikten sonra bilmesi farz olur.Bir sene geçince,zekatın ne kadar olduğunu,kimlere verileceğini ve şartlarını öğrenir.Aynı şekilde,hacca gitmek kendisine farz oluncaya kadar hacbilgisi farz olmaz. Bunun vakti bütün ömürdür.Bunlar gibi, her işin ancak yapma zamanı geldikten sonra o işi bilmek farz olur.Evlenmeyi düşünmeden önce evliliğe ait bilgiler farz olmaz.Ancak evlenmek istedikten sonra,kadının kocasının üzerindeki hakları,hayız zamanında ve hayızdan sonra yıkanmayıncaya kadar cinsi birleşmede bulunmanın caiz olmadığını ve bunlar gibi evlilerin bilmesi gereken bilgiler öğrenmesi farz olur.Bir kimse Müslüman olduğu zaman sanat sahibi ise sanatla ilgili bilgileri,ticaret adamı ise faizle ilgili b ilgileri öğrenmesi farz olu r.Hatta eğer ticaretle uğraşıyorsa,İslamiyete aykırı düşen satışlardan kurtulmak için,alış -verişe ait bütün bilgileri örenmesi farz olur.Bunun içindir ki,Hz. Ömer (R.A.) bir gün çarşıda alış-veriş yapanları kamçılayıp öğrenmeğe gönderdi ve buyurdu ki: "Alış-verişe ait bilgileri bilmeyenin çarşıda durması doğru olmaz.Zira haram ve faiz yerler de haberleri bile olmaz".Bunun gibi her mesleğin kendine ait bir ilmi vardır.Her meslek sahibinin,İslamiyetin mesleğiyle ilgili emirleri bilmesi gerekir.Örneğin hacamatçının (vücuttan kan alanın),insanın neresini keseceğini,hangi dişi sökeceğini,yaraların tedavisi için hangi ilacı kullanacağını ve bunun gibi şeyleri bilmesi icab eder.Bu bilgileri elde etmek herkesin durumuna göre değişir. Manifaturacının doktorluğa ait bilgileri öğrenmesi farz olmadığı gibi,doktorun da manifaturacılığa ait bilgileri öğrenmesi farz değildir.İslamın yapmasını
emrettiği işlere ait bilgiler böyledir.İslamın yasakladığı şeyleride bilmek farzdır.Bu bilgileri öğrenmek herkesin durumuna göre değişir.Giyilmesi erkekler için haram olan ipek elbise giyinenlere,içki içilen yerde veya domuz eti yiyenlerin yanında
çalışanlara,zorla alınmış bir yerde bulunanlara veya elinde haram mal bulunduranlara,âlimlerin bu hususlarda bilgi vermeleri farz olur.Bunlardan hangilerinin haram olduğunu söylemelidir ki,o kimseler harama yanaşmasınlar.Bir Müslümanın erkeklerle kadınların beraber bulundukları bir yerde, mahrem ve namahreminin kimler olduğunu,kime bakmakta bir sakınca bulunmadığını öğrenmesi farz olur.Bu bilgiler de herkesin durumuna göre değişir. Herkesin işi aynı değildir.Başkalarının işlerine ait bilgileri öğrenmek farz değildir.Mesela kadınlar için, hayız zamanında boşamanın caiz olmadığını öğrenmek farz değildir.
Ama boş anacak olan erkeğe bunları öğrenmek farz olur.
b) Kalble ilgili ilim de iki kısımdır:
1- Kalb halleriyle ilgili bilgiler.
2- İnançla ilgili bilgiler.
1- Kalb halleriyle ilgili bilgiler:Gurur,kıskançlık,başkası hakkında suçlayıcı düşüncelerde bulunma ve bunlara benzer
şeylerin haram olduğunu öğrenmek farzdır.Bu bilgiler bütün insanlara farz-ı ayindir(her insanın bilmesi gerekir).Çünkü bu söylediklerimizi herkes yapabilir.Bilmeden, bunlardan kurtulmak mümkün olmadığı için de bunları öğrenmek ve bunlardan kurtulma yollarını bilmek farzdır.Fakat âlim-satım,selem (peşin para ile veresiye mal alma)satış ,kira,rehin
ve fıkıhta adları geçen bunlara benzer şeylerle ilgili bilgileri öğrenmek farz-ı kifaye'dir(toplumda bir veya birkaç kişinin bilmesi farzdır).Yalnız iş yaparken bu hususta bilgiye muhtaç olana,bu ilmi öğrenmek farz-ı ayındır.(bizzat üzerine farzdır.) Bu son saydıklarımızı birçok kimse bilmeyebilir,bunda sakınca yoktur.Ama bir önceki paragrafta bahsettiğimiz kalble ilgili
halleri hiç kimse bilmemezlik edemez.
2- İnançla ilgili bilgilere gelince: İnancında bir şüphe meydana gelen kimsenin,o şüpheyi kalbinden gidermesi farzdır.Ancak o şüphenin aslında farz olan inançlarla veya şüphe kabul etmeyen inançlarla ilgili olması gerekir.Sonuç olarak diyebiliriz ki, ilim, bütün Müslümanlara farzdır.Fakat bu tek bir çeşit ilim değil,herkes için ayrı ilimlerdir.Herkesin durumuna ve vaktine göre değişir.Ama herkes mutlaka bir çeşit ilme ihtiyaç duyar.Bunun için,Peygamberimiz buyuruyor ki: " İlmi arayıp da öğrenmek,her Müslümana farzdır."
DİN, BİLGİSİZLİKTEN DOĞAN ÖZRÜ KABULETMEZ
Herkese işinden dolayı kendisine lazım olan ilimleri öğrenmesinin farz olduğunu gördük.Ama herkes bilirki, cahil daima tehlikelidir.Çünkü bir işle karşılaştığı zaman,cahilliğinden dolayı,o işteki hikmeti bilemez.Ama dinimiz,devamlı ihtiyaç duyulan ve karşılaşma ihtimali kuvvetli olan konularda bu bilgisizliği mazeret kabul etmiyor.Mesela bir kimse hayız
halinde bulunan veya daha hayızdan yıkanmamış olan hanımıyla cinsi münasebette bulunursa,ben bunu bilmiyordum demekle mazur sayılamaz.Aynı şekilde, öğrenemediği için sabah olmadan kandan kesildiğini gören hayızlı kadın,akşam ve yatsı namazlarını kaza etmezse,yahut bir erkek haram olduğunu bilmediği için hayız halinde bulunan eşini boşarsa,maruz olmaz. Hesap günü ona: "Sana ilim öğrenmenin farz olduğunu söylemiştik.Bu farzı niye yerine getirmedin de harama düştün!" derler.Yalnız çok seyrek meydana gelen veya beklenmeyen olaylarda bilgisizlik mazeret sayılabilir.
İLİMDEN DAHA ÖNEMLİ BİR ŞEY VARMIDIR?
Cahil insanın her zaman çeşitli tehlikelerle karşı karşıya olduğunu gördük. Buradan insanın uğraşacağı işler içersinde ilimden daha değerli vedaha üstün hiçbir şeyin bulunamayacağını anlamak mümkündür.İnsanın meşgul olduğu her sanat dünya içindir.İlim de bir çoklarına göre dünyadaki iyi mesleklerden biridir.Zira ilim öğrenen kimse şu dört durumda bulunabilir:
a) Miras veya başka bir yolla,dünyada kendisine yetecek kadar bir mala sahiptir.O takdirde ilim malını korur. Dünyada rahat ,
ahiret te mutlu olmasına sebep olur.
b) Fakirdir. Fakat ilim sayesinde kanaatkar olduğu için, az da olsa elinde bulunanla yetinmesini bilir ve İslamiyette fakirliğin kıymetli olduğundan haberdardır.Zira fakirler,zenginlerden beş yüzyıl önce cennete gireceklerdir.Böyle bir kimse için ilim dünyada rahata,ahirette de saadete vesile olur.
c) İlimle meşgul olduğu için, geçimi devlet hazinesi veya Müslümanlar tarafından sağlanır.Bu onun hakkı olan helal ve temiz bir malıdır. Geçimini temin edecek,harama el uzatmasını yahut zâlim bir padişaha avuç açmasını önleyecektir.Bu üç durumdan birisinde bulunan kimsenin din ve dünya ilimlerini öğrenmek istemesi, bütün işlerden daha iyi olur.
d) Fakirdir.Fakat ilmi dünyalık gayeler istemektedir.Kötü bir zamanda yaşadığı için geçimini temin edecek kadarını başkasından isteyemiyor.Ancak haraç ve haksız yollarla toplanan hazineden maaşalması veya insanlardan iki yüzlülükle ve alçalma ile paraalması icab ediyor.Böyle mal ve mevki elde etmek gayesi ile ilim öğrenmek isteyenler,dinimizce herkesin
öğrenmesi gereken ilimler dışında, ilim elde etmek yerine ticaret le uğraşıp kazanç sağlamaları daha iyidir.Zira yalnız dünyalık için ilim öğrenen şeytandan daha şeytan olur.İnsanlara çok zararı dokunur.Onun âlim olduğu halde harama el uzattığını,dünya menfaatleri için insanları kandırdığını gören her cahil ona uyar. Böylece insanlara zararı,faydasından çok daha fazla olur. Öyle ise bu çeşit âlimler ne kadar az olursa o kadar iyidir.İyidir diyoruz zira,dünya malına çok düşkün olurlar.Yoksa dini bakımdan ilimsizlik iyidir demek mümkün değildir.
SORU: İlim insanı dünya malına düşkün olmaktan alıkoyar.Nitekim birçok âlim: " İlmi Allah için öğrenmedik,fakat ilim bizi Allah yoluna götürdü" demişlerdir.O halde ilim herkes için faydalıdır.Siz nasıl bazıları için faydalı değil,diyorsunuz?
CEVAP: Onları Allah yoluna götüren Kur'an-ı Kerim,Hadis-i şerif,ahiret yolunun sırları ve şeriatın ilimleridir.Bu ilimlerin aslını öğrenmeleri,kalblerdeki dünya tutkunluğunu gidermiştir. Diğer din büyüklerinin dünyadan uzak durduklarını görünce, onlara uymak istemişlerdir.İlim sahibi olduğu ve zamanları da uygun olduğundan onlar ilme uyarlar,ilim kendilerine değil.
Fakat zamanımızda okunan,mezheplerin ihtilafı,kelam,kısas ve sofilerin lüzumsuz sözleri gibi ilimlerle uğraşmak ve dünya için ilim yapan öğretmenlerden ders almak insanın yüzünü dünyadan çevirmez.Ama Allah'tan korkup günahlardan sakınan,İslamdaki büyük âlimlerin yolunu takip eden,dünya gururunu kötüleyip silen,ilimleri öğrenmekle meşgul olan âlimlerden ilim öğrenmek şöyle dursun,yüzlerini görmek bile herkese faydalı olur.İşte böylelerin öğrettiği işe yarayan bir ilim,şüphesizki iş yapmaktan çok daha iyidir.
SORU: Faydalı ilim nedir?
CEVAP: Faydalı ilim,insana dünyanın aşağılık ve geçiciliğini, ahiretin de üstünlük ve devamlılığını öğreten ilimdir.Faydalı ilim,dünyaya sımsıkı yapışıp ,ahireti akıllarına bile getirmekten kaçınan kimselerin yanılgı ve aptallıklarını açıklayan ilimdir.Faydalı ilim, Gururun, kıskançlığın,ikiyüzlülüğün, pintiliğin,kendini beğenmişliğin ve sonu gelmez bir hırsla dünyaya bağlanmışlığın kötülüklerini,zararlarını bildiren ve bunlardan kurtulma yollarını gösteren ilim'dir.Dünyaya sonu gelmez bir hırsla bağlananın bu ilme olan ihtiyacı,çölde susayanın suya,ağır bir hastanın ilaca olan ihtiyacı gibidir. Böyle bir
kimsenin yukarıda saydığımız ilimlerle meşgul olacağına fıkıh, ihtilaf kelam ve edebiyatla meşgul olması,hasta olanın,hastalığını artıracak şeyler yemesine benzer.Zira bu ilimler zayıf kalblere kıskançlık,iki yüzlülük,kendini beğenmişlik,övünme,gururlanma ve büyük mevkiler isteme hastalıklarının tohumlarını saçar.Bu tür ilimleri ne kadar çok öğrenirse,kötü şeyler de kalbinde o kadar fazlalaşır.
3. KONU: TEMİZLİK
TEMİZLİK Yüce Allah buyuruyor ki: "Muhakkak ki Allah, çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever." BAKARA SURESİ, Ayet: 222
Peygamberimiz buyuruyor ki: "Temizlik, Müslümanlığın yarısıdır." Peygamberimiz buyuruyor ki: "Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur." Ayet -i celilede ve hadis-i şeriflerde gördüğümüz gibi dinimiz temizliğe büyük bir önem vermiştir. Ancak temizlik denince akla yalnız elbise ve vücudun suyla yıkanması gelmesin.İslamda temizliğin dört derecesi vardır.
1. DERECE: Kalb gözünün Yüce Allah'ı bilmekten başka her şeyden temizlenmesidir.Yüce Allah buyuruyor ki: " (Habibim),Allah
de,sonra onları kendi başlarına bırak, batakta oynayadursunlar." EN'AM SURESİ, Ayet : 91 Ayet -i celilede anlatılmak istenen şudur: Kalb,Yüce Allah'tan başka diğer şeyleri içinden atarsa, yalnız Yüce Allah'la meşgul olur,yalnız O'nu düşünür,"La ilahe illallah" kelimesinin aslıda budur.Bu,dos doğruların iman derecesidir. Kalbi Yüce Allah'tan başka her şeyden temizlemek,arıtmak imanın yarısıdır.Kalbte Yüce Allah'tan başka şeylere yer verilirse,kalb,Yüce Allah'ı devamlı olarak anma şerefini elde edemez.
2. DERECE: Kalbin dışının,kıskançlık,gurur,ikiyüzlülük,hırs,düşmanlık,gösterişiçin süslenmek ve buna benzer kötü ahlaklardan
temizlenmesidir.İnsan bu saydığımız kötü ahlakları kalpten uzak tutarak kalbi bunların tersi olan alçakgönüllülük,kanaat,tevbe,sabır,Allah korkusu,ümit ,sevgi ve bunlara benzer iyi ahlaklarla süsleyebilir.Bu da Allah'tan korkup,günahlardan sakınanların iman dereces idir. Böyle kötü ahlaklardan temizlenmek de,imanın yarısıdır.
3. DERECE: Vücut organlarının dedikodu, yalan, haram yemek,ihanet etmek ve namahreme bakmak gibi günahlardan temizlenmesidir.
Böylece her zaman saygılı ve Yüce Allah 'ın emirlerini yerine getirmeye hazır bulunur.Bu, zahidlerin (devamlı ibadetle meşgul olanların) iman derecesidir.Vücudun bütün organlarını haramdan korumak da,imanın bir yarısıdır.
4. DERECE: Vücudun ve elbis elerin pisliklerden temizlenmesidir.Vücut ancak böyle temizlenerek rüku,secde ve namazın diğer
şartlarını yerine getirme şerefini elde edebilir.Bu,bir Müslümanın temizlik dereceleridir.Kâfir ile Müslüman arasındaki fark buna riayet etmektir. Bu da imanın bir yarısıdır.Görülüyor ki,temizliğin her derecesinde imanın bir yarısı vardır. Böyle
olduğu için "Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur" buyuruldu.Temizlik denince herkesin aklına ilk gelen vücut ve elbise temizliğinin,temizliklerin en son derecesi olduğunu görüyoruz.Bu,kolay olduğu ve nefsi de ilgilendirdiği için böyledir.Çünkü nefis temizliği sever,temizken rahat olur.Böylece herkes onu temiz görür ve zahit olduğunu anlar.Onun için bu tür temizlik insana kolay ve zevkli gelir.Fakat kalbi kıskançlık,gurur,ikiyüzlülük,dünya sevgisi,kötülük ve günahlardan temizlemekte, nefsin hiçbir rolü yoktur.Gözler de bunu görmez.Ancak Yüce Allah görür.Onun için herkes buna rağbet etmez.
TEMİZLİKTE İHTİYATLI OLMA
Vücut ve elbise temizliği,görünüş tü her ne kadar temizlik derecelerin en aşağısı ise de yine büyük bir fazileti vardır. Fakat şartlarına dikkat etmek,vesveseye kaçmamak ve aşırı su harcamamak gerekir.Vesvese ve aşırı harcamaya kaçmak dinimizce hoş karşılanmamıştır.Hatta günaha bile sebep olabilir.Sofilerin adeti olan çorap giymek,tozdan korunmak için örtünmek,temizliğinde şüphe olmayan suyu aramak ve kimsenin elini sokmaması için ibriği korumak gibi şeylerin hepsi iyidir. Fıkıh âlimlerinin ve bunlara riayet etmeyen diğerlerinin,bu gibi şeylere itiraz etmeleri caiz değildir.Ancak bunları yapanların da fıkıh âlimlerine ve kendilerin uymayanlara asla itiraz etmemeleri gerekir.Zira ihtiyat iyidir ama şu altı şart la:
1. ŞART: Bunlarla geçirilen zaman, daha önemli işleri aksatmamalıdır.Eğer bir kimsenin ilim öğrenmeğe gücü yetiyorsa yahut
fikir ve zikirle meşgul olup keşfi artacaksa veya bir işle uğraşması çoluk çocuğunun geçimini temin edip,başkalarına muhtaç olmasını önlerse ve de temizlikle abdestteki titizlik bu işlerine mani olacaksa,ihtiyat la vakit öldürmesi gerekmez.Çünkü
bütün bunlar ihtiyattan daha önemlidir.Bundan dolayı ashab-ı kiram (A.R.) böyle ihtiyatlarla hiçbir zaman değerli vakitlerini harcamamışlardır.Zira onlar din uğrunda savaşma,helal rızk kazanma ve ilim öğrenmek gibi bu ihtiyatlardan daha önemli işlerle uğraşmışlardır.Bundan dolayı yalın ayak gezer,temiz toprak üzerinde namaz kılar,yere oturup yemek yer,ellerini ayaklarına sürerlerdi.Hayvan terinden sakınmaz ve vücut ile elbisenin temizliğinden çok kalb temizliğine önem verirlerdi.Öyle ise Sofiler böyle yapan kimselere itiraz edemezler.Tersine gevşeklik ve tembellik ederek ihtiyata dikkat etmeyenin de,ihtiyat sahiplerine itiraz etmesi yakışık almaz.Zira ihtiyatlı olmak,ihtiyatsızlıktan daha iyidir.
2. ŞART: İhtiyata uyanlar kendilerine ihtiyatın ikiyüzlülük ve gösterişinden korumalıdırlar.Zira ihtiyat gösteren herkes bir
yerde: " İşte ben zahidim.Kendimi böyle temiz tutuyorum" demiş olur.Bunları yapmakla şeref kazanır.Eğer yere yalın ayak basmakla veya başkasının ibriğinden abdest almakla gözden düşeceğinden korkuyorsa kendisini zorlayıp insanların yanında
yalınayak yere basması ve ruhsat yolunu takip ederek kalben ihtiyatlı olmağa çalışması gerekir.Bunları yaparken gururu onu engellerse,ikiyüzlülük felaketinin kendisinde bulunduğunu bilsin.Eğer yapmak isteyip de gururu onu yaptırmazsa o zaman yalınayak dolaşmak,toprak üzerinde namaz kılmak, yani ihtiyatları elden bırakmak farz olur.Zira ikiyüzlülük haramdır.İhtiyatise sünnettir.Eğer sünnet olan ihtiyatı terketmeden haramdan kurtulmak mümkün olmuyorsa,o zaman terketmek
farz olur.
3. ŞART: Arasıra ihtiyatı elden bırakarak,ihtiyatı kendine farz etmemek gerekir.Peygamber efendimiz bir müşrikin (Allah'a
ortak koşanın) ibriğinden abdest almıştır.Hz. Ömer (R.A.) bir hıristiyan kadınının testinden abdest almıştır.Onlar çoğunlukla toprak üzerinde namaz kılar,araya bir örtü koymadan toprak üstünde uyumayı daha iyi bulurlardı.O halde onların ahlakını kendi nefsine layık görmeyip büyüklenen kimse,ihtiyatla nefsini ters yola sokmuş olur.Böyle hallerde ihtiyattan önemle kaçınmak gerekir.
4. ŞART: Müslümanları incitmeye sebep olan ihtiyatlardan vazgeçmek gerekir. Zira insanların kalbini kırmak haramdır.İhtiyatı terk etmek ise haram değildir.Örneğin selam verdiği bir kimse terli eli veya yüzüyle kendisiyle tokalaşmak yahut sarılmak istese,kendisinin de onunla tokalaşması veya sarılması gerekir.Zira bundan kaçınmak haramdır.Hatta zamanımızda öyle Müslümana iyi davranmak ve yakınlık göstermek,binlerce ihtiyattan daha değerli ve üstündür.Yine birisi seccadesine bassa, ibriğinden abdest alsa,bardağından su içse,onu alıkoyması veya hoşlanmadığı belirmesi çirkin olur.Peygamber Efendimiz bir gün zemzem suyundan içmek istedi.Hz. Abbas (R.A.): "Bu suya birçok el sokulmuş ve karışmıştır.Sizin için özel bir kova alıp su çekeyim" dedi.Peygamberimiz buyurdu ki: "Hayır,ben Müslümanların elinin bereketini daha çok severim." Birçok bilgisiz zahid bu incelikleri bilmez,ihtiyat etmeyen insanlardan uzaklaşır,onları incitirler.Hatta bazen babasına,anasına,arkadaşına ve
kardeşine ibriğine veya elbisesine dokundukları için kötü sözler söyledikleri olur.Bütün bunlar haramdır.Farz olmadığı halde ihtiyat sebebiyle böyle davranışlarda bulunmak caiz olmaz.Zira çok zaman bu tür hareketlerde bulunanlarda gurur meydana gelir.Biz böyle yapıyoruz diye insanlara minnet eder sürünmemeleri için uzak dururlar.Kendilerinin temiz olduğunu gösterir ve kendilerinin üstün diğerlerinin pis olduğunu iddia ederler.Oysa pis dedikleri sahab-ı kiramın yaptıklarını yapıyordur.Büyük
abdest ten sonra taş ile temizlenmeyi yeterli görmeyi,büyük günah sayarlar.Kendilerini temiz başkalarını pis görmeleri,kötü ve çirkin ahlaklarından ileri gelmektedir.Kalblerinin pis olduğunu gösterirler.Kalbi bu kötülüklerden temizlemek farzdır. Bütün bunlar insanı felakete götüren sebeplerdir.Oysa ihtiyaten vazgeçmek felakete neden olmaz.
5. ŞART: Yemek,içmek,giyim ve konuşlarda bu ihtiyatlara dikkat etmek gerekir.Zira bunlar daha önemlidir. Eğer önemli olanı
yapmıyorsa,ihtiyatı gösteriş olsun diye veya adet olarak yaptığı meydana çıkar.Cahilin yıkadığı örtü üzerinde namaz kılmaz ama yemekte ihtiyat daha da önemli olduğu halde,onun evinde pişmiş olan yemeği yer,niçin? Zira bu işlerinde samimi değildir. Birçokları pazarcıların evinde yemek yer ama namazlıklarında namaz kılmazlar.
6. ŞART: İhtiyattan dolayı yasak ve kötü şeyler yapmamak gerekir.Mesela: abdest alırken üç defadan fazla dört defa yıkanmak yasaktır.Yine abdesti uzatıp bir Müslümanı bekletmek,çok su kullanıp namazın ilk vaktini g eçirmek,eğer imamsa cemaati bekletmek kötü şeylerdir.Bir Müslümana söz verip vaktinde yerine getirmemek de iyi değildir.Zira diğerinin zamanı boşa gidip, kazancı azalabilir ve çoluk-çocuğu sıkıntıya düşebilir.Bu gibi işler farz olmayan ihtiyat için mübah olmaz. Mesela bazıları
kimsenin kendilerine dokunup sürünmemesi için mescidde geniş bir seccade yayarlar.Bunda üç çeşit kötülük vardır.Biri Müslümanlardan fazla yer almak.Onun hakkı sadece secde edeceği yer kadardır.İkincisi böyle yapmakla safların bitişik olmasını önler.Oysa kardeş gibi omuz omuza dayamak sünnettir.Üçüncüsü: Müslümanlardan köpekten kaçarcasına kaçıyor.Birçok bilgisiz zahidler,kötü olduğunu bilmeden,bu çeşit kötülükler yaparlar.
TEMİZLİĞİN KISIMLARI
Batıni temizlik üç kıs ımdır:
1- Organları günahtan temizlemek (Eli, dili, ayakları, gözleri vs...haramdan alıkoymak.)
2- Kalbi kötü ahlaktan temizlemek,
3- Kalbini Yüce Allah'tan başka herşeyden temizlemek,
Zahiri temizlik te üç kısımdır:
1- Pislikten temizlenmek,
2- Abdestsizlik ve cenabetlikten temizlenme (Namaz ve boy abdesti almak.)
3- Vücuttaki kiri ve tırnak,kıl gibi uzayan kısımlarını temizlemek.
PİSLİKTEN TEMİZLENME
Yüce Allah 'ın yarattığı taş ve toprak gibi cansız, bitki gibi canlı şeyler temizdir.Yalnız alkolün azı da çoğu da pistir. Köpek ve domuz dışında bütün hayvanlar da temizdir.(Köpek, Hanefi ve Maliki mezheplerine göre temiz,Şafii mezhebine göre pistir.(İmam-ı Gazali de Şafii mezhebine göre ictihad yapmıştır.) Şu dört tanesi hariç canlıların ölüleri pistir.
1- İnsan ,
2- Balık,
3- Çekirge,
4- Vücutlarında kan dolaşmayan hayvanlar. (Sinek,arı,akrep ve yemeğe düşen böcek gibi.) (Köpek ve domuzun dirileri pis oldu
ğuna göre,ölüleride pist ir).Canlıların iç organlarında değişikliğe uğrayan ve bozulan herşey pistir.Ancak canlılıkları kendinden olan meni,kuş yumurtası ve ipek böceği gibi şeyler böyle değildir.Ter ve göz yaşı gibi şeyler temizdir.Pis olan birşeyle namaz kılınmaz.Ancak zorluk veya mecburiyetten dolayı şu beş şey affedilmiştir.
1- Su bulunmadığı yerde,arka yolun başka tarafa bulaşmaması şartıyla,üçtaşla temizlendikten sonra pisliğin kalan eseri.
2- Yollardaki çamur pistir.Fakat insanın kendisini bu çamurdan koruyamadığı kadarı mahzurlu değildir.Ancak yere düşme veya
elbisenin bir hayvan tarafından yırtılması hallerinde elbiseyi değiştirmek veya temizlemek gerekir.Böyle bir elbise ile namaz kılınmaz.
3- Çizmenin üzerindeki sakınılamayacak pislik affedilmiştir.Çizme bir yerde silindikten sonra,onunla namaz kılınabilir.
4- Az veya çok,elbisede bulunan pire kanı sakınca kabul edilmemiştir.
Ona ter karışsa da hüküm böyledir.
5- Deride bulunan yaralardan çıkan su rengindeki sıvı affedilmiştir.Zira her zaman su akıtan böyle yaralar genellikle sürekli
olarak vücutta bulunur.Ama yara büyük olursa ve içinden cerahat çıkarsa temiz değildir.Zira böyle büyük yaralar her zaman değil,nadir olarak meydana gelir.Böyle yaraları yıkamak farzdır.Yıkandıktan sonra geriye az bir şey kalırsa mahzur teşkil etmez.Kesilen yerden az bir şey kalır da yıkanmasında zarar varsa,namazı kaza etmek gerekir.Zira bu her zaman değil nadir olarak meydana gelen bir özürdür.
TEMİZ OLAN ve TEMİZ OLMAYAN SULAR
Sıvı pislikler,bir defa yıkanmakla temiz olunur.Fakat katı pislikler yok oluncaya kadar yıkanmakla ancak temizlenir.Katı pislik yıkanmadan oğulur,kazılır veya fırçalanırsa,renk ve kokusu kalsa bile temiz olur.Tabiat ta Yüce Allah'ın yaratmış olduğu her türlü su hem temizdir,hem de temizleyicidir.Yalnız şu dört çeşit su temiz değildir.
1- Kendisiyle bir defa abdest alınmış olan su temizdir (içilir),fakat temizleyici değildir.(Kendisiyle bir daha abdest
alınamaz,pislik yıkanamaz.)
2- Kendisiyle pislik yıkanmış olan suyun renk,koku ve tadında pislikten dolayı bir değişiklik meydana gelmişse temiz olmadığı
gibi temizleyicide değildir.Ama bu suyun renk, koku ve tadında bir değişiklik meydana gelmemişse su temizdir.
3- İki yüz elli menden (500 litreden) az olan ve içine pislik düşen suyun rengi, kokusu ve tadın da bir değişiklik meydana
gelmezse,şafii mezhebine göre pis değildir. Ama su ikiyüz elli menden (500 litreden) fazla olursa ve içine pislik düşmekle de bir değişme olmazsa pis olmaz.
4- Suyun içine zaferan,sabun ve sedir ağacı kabuğu gibi korunulması mümkün olan temiz şeyler düşüp renk, koku ve tadını bozsa
bile su yine temizdir,fakat temizleyici değildir.Eğer çok az değişme olmuşsa o zaman temizleyici de olur.
HADESTEN (ABDESTSİZLİK ve GUSULSÜZLÜKTEN) TEMİZLENME
Bunu beş konuda inceleyeceğiz:
1- Abdest bozmanın (helaya çıkmanın) edepleri,
2- Pislikleri dışarı attıktan sonra temizlenmek,
3- Abdest,
4- Gusül,
5- Teyemmüm.
TUVALETE ÇIKMANIN EDEPLERİ
Açık arazide tuvalete çıkma ihtiyacı hiss ediliyorsa insanların gözünden uzaklaşmak,mümkün olduğu kadar bir duvarın veya yüksek bir yerin arkasına gitmek gerekir.Tuvalet yapılırken şu hususlara dikkat edilmelidir.
a) Oturmadan avret yeri açılmamalı,
b) Yüz güneş ve aya dönülmemeli,
c) Yüz ve arka kıbleye gelmemeli (yan tarafı kıbleye dönük olmalı). Kapalı yerde yönün önemi yoktur.
d) İnsanların toplandıkları yerlerde tuvalet yapılmamalı.
e) Durgun suya su dökmemeli,meyve ağacının altına büyük abdest yapmamalı.
f) Hiçbir oluğa küçük veya büyük abdest yapmamalı.
g) Sert bir cisme veya rüzgara karşı su dökmemeli. Çünkü kendi üzerine sıçrar.
h) Özürsüz olarak ayakta su dökmemeli.
I) Otururken soL ayağa dayanmalı.
j) Abdest veya gusül abdesti alınan yere küçük abdest bozmamalı.
k) Tuvalete sol adımla girmeli,sağ adımla çıkmalı.
l) Üzerin de Yüce Allah'ın ismi yazılı hiçbir şey açıkta bulundurmamalı.
m) Başı açık tuvalete girilmemeli.
Helaya girerken:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَعُوذُبِكَ مِنَ الرِّجْسِ وَالنَّجَسِ الْخبِيثِ الْمُخْبِثِ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
"Allâhümme innî eûzu bike mine'r ricsi ve'n necesi'l habîsi'l muhbisi'ş şeytâni'r racîm"
"Allah'ım, kirden, pislikten tepeden tırnağa pis olanlardan, pisliklerle hemhâl olanlardan (Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytandan) Sana sığınırım." "Euzu billahi minerricsin necsil habisil mahberi,mineş şeytanirracim"
Peygamberimiz (a.s.m.), tuvaletten sağ ayağıyla çıkar ve şöyle dua ederdi :
غُفْرَانَكَ... اَلْحَمْدُ للَّه الَّذِى اَذَاقَنِى لَذَّتَهُ وَاَبْقَى فِىّ قُوَّتَهُ وَاَذْهَبَ عَنِّى اَذَاهُ
"Gufrâneke… Elhamdülillahillezî ezagani lezzetehû ve ebkâ fîyye kuvvetehû ve ezhebe annî ezâhû."
"Allah'ım, Senin mağfiretini dilerim. Nimetin lezzetini bana tattıran, onun kuvvetini bende bırakıp, eziyetini benden gideren Allah'a hamdolsun."
çıkarken de: "Elhamdülillahillezi ezhebe anni ve ebba aleyya ma yenfeuni" duaları okunmalıdır.
İSTİNCA (KATI BİR CİSİMLE TEMİZLENME)
İstinca şöyle yapılır: İstinca yapacak olan önce yanına üç kerpiç parçası veya üç düzgün taş alır.Abdest bitince sol eline bir taş alır,pislik bulaşmayan yere koyup çeker.Pisliği etrafa bulaştırmadan temizler.Böylece üç taşı kullanır.Eğer temizlenmezse,iki taş daha kullanır.Taş adedinin tek olmasına dikkat eder.Sonra zekerini sol eliyle alarak sağ elinde bulunan taşa üç defa,eğer taş yoksa duvarda ayrı yerlere üç defa sürer.Zekeri sol elle hareket ettirmek,sağ ele almamak gerekir.Bu şekilde temizlendiğine kanaat getirirse temizleme işlemi biter.Fakat taştan sonra su ilede yıkamak daha iyidir.Su kullanmak istediği zaman,yerinden ayrılıp üzerine su sıçramayacak bir yere gider,sağ eliyle suyu döküp sol eliyle yıkar.Bu işleme pislik tamamen yıkanıncaya kadar devam eder.Suyu çok dökmemek ve temizlemede zorlanmamak gerekir.Böylece içeri su kaçmaz. Hele istinca ile temizlenmede çok rahat olmalı kendini hiç sıkmamalıdır.Bu vaziyette suyun ulaşmadığı yer,iç kısımdan sayılır ve içte kalanlar pislik hükmüne girmez.Ves veseli,kuruntulu davranmamak gerekir.İstibrada (idrardan sonra aleti temizlemede) sol elini zekerin altına koyup üç defa sallar,üç adım yürür ve üç defa öksürür.Böylece temizlenmiş olur.Bundan daha fazla uğraşıp kendine sıkıntı çektirmemek gerekir.Aksi takdirde kuşkuya düşer.Her istinca yapıştan sonra üzerinde bir ıslaklık
kaldığı zehabına düşerse,kilotuna su serpsin ve bu ıslaklık sudandır,desin.Peygamberimiz böyle kuşkuya düşenler için: "İstincayı bitirince elini toprağa sürsün, sonra yıkasın.Böylece hiç koku kalmaz" buyurmuştur.İstinca yapılırken şu dua okunur: "Allahümme tahhir kalbi minennifaki,harssın ferci minel efrahisi.."
ABDEST NASIL ALINIR?
İstincadan sonra ağzını misvaklar.Ağız şöyle misvaklanır.Önce dış tarafın sağ üst ve sağ alt ,sonra sol üst ve sol alt ,iç tarafta da aynı sıra takip edilerek dişler sonra dil ve damağa değdirilerek ağız misvaklanır.Misvaklama çok önem vermek gerekir.Zira,Peygamberimiz buyuruyor ki: "Misvakla kılınan bir namaz,misvaksız kılınan yetmiş namaza eşittir."
Misvak kullanırken şöyle denir: Yüce Allah'ın ismini söylediği yeri temizlemeğe niyet ettim.Her abdest alışta misvak kullanmak sünnet olduğu gibi,ağızda bir değişiklik hiss edildiği mesela uykudan kalktıktan veya kokulu bir şey yedikten sonrada misvak kullanmak sünnettir.Devamlı abdestli olmak sünnettir.Zira sevgili peygamberimiz devamlı abdestli olurdu.
Abdest şöyle alınır:
Yüksekçe bir yere oturup yüzünü kıbleye çevirir ve şu duayı okur: "Bismillahirrahmanirrahim. Euzu bike min hemezat iş-şeyatin.Ve euzu bike Rabbe en yuhdarun.
Sonra sırasıyle şu yolu takip eder:
1- Şu duayı okuyarak her iki elini üç defa yıkar: "Allahümme inni es'elükel yümne vel berekete ve euzu bike mineş şu'mi vel
halketi."
2- Namaz için abdest almaya ve abdestsizlikten kurtulmaya niyet eder.(Bu niyet yüzünü yıkayıncaya kadar devam eder.)
3- Ağzına üç defa su verip gargara yapar.Oruçlu olan kims e ağzına su alırken fazla mübalağa yapmamalıdır.Ağıza su verilirken
şu dua okunur: "Allahümme a'ni ala zikrike ve şükrüki ve tilaveti kitabike."
4- Burnuna üç defa su verir. Burna su verilirken şu dua okunur: "Allahümme erihni rahiyatel cenneti ve ente anni rad."
5- Yüz üç defa yıkanır.Çok sık sakallılar hariç,su kılların dibine ulaşmalıdır.Sakalın üzeri sıvazlanmalı ve parmaklarını
aralarına sokup hilallamalıdır.Parmaklar göz çukurlarında gezdirilip oralarda bir şey varsa temizlenmelidir.Yüzün sınırı: Uzunlamasına,çenenin alt ından,alında saç biten yere kadar,enlemesine de kulaktan kulağa olan kısımdır.Yüz yıkanırken şu dua okunur: "Allahümme beyyid vechi bi nurike yevme tabyaddu vücudu evliyaike."
6- Sağ kol dirseklerle beraber üç defa yıkanır.Yıkanırken dirsek ne kadar geçilirse o kadar iyi olur.Sağ kol yıkanırken şu
dua okunur: "Allahümme a'tini kitabi biyemini ve nasibni his aben yesira."
7- Sol kolda aynı şekilde üç defa yıkanır. Eğer parmakta yüzük varsa altına su girmesi için oynatılır.Sol kol yıkanırken şu
dua okunur: "Allahümme inni euzu bike entu'tini kitabi şimali ev min veraiz-zahri."
8- İki elini ıslatıp parmak uçlarını birbiri üzerine koyarak iki el birlikte başın ön tarafından başlayarak arkaya doğru
sıvazlayıp tekrar başlanan yere getirilir. Böylece başın yan taraflarındaki saçlarda ıslanmış olur.Bu hareket bir defa yapılır.
9- Aynı şekilde bütün baş üç defa sıvazlanır. Her defasında şu dua okunur: "Allahümme gasini birahmetiki ve enzil aleyye min
beratike ve ezlifni tahte arşike yevme la zille illa zilluke."
10- Üçer defa her iki elini ıslatıp şehadet parmaklarıyla kulakların deliklerini,baş parmaklarla da kulakların dışını
sıvarlar.Kulaklar meshedilirken şu dua okunur: "Allah ümmec-alni minellezine yertemi ağlalı."
11- Ellerini ıslatıp boynunu sıvazlar ve şu duayı okur. "Allahümme fi rekabeti minennari ve euzü bike münes selasılı vel
ağlalı."
12- Önce sağ ayağını üç defa bilekteki çıkıntıların üst kısmıyla beraber yıkar. Ayak parmaklarının arasını sol elin ince
parmağıyle,ayağın küçük parmağından başlayarak sıvazlar. Bu sıvazlama sol ayakta büyük parmakta başlayıp, küçük parmakta biter. Aynı şekilde sol ayak ta üç kez yıkanır.Ayaklar yıkanırken şu dua okunur: "Allahümme cebbit kademeyye ales sıratı yevme tezillü ekdemülmünafikin." Böylece abdesti bitirdikten sonra şu duayı okur: "Eşhedü en La ilaheillallah, vahdehü laşerike leh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resulühü.Allahümmec'alni minet-tavvabin vec'alni minel mütetahhirin
vec'alni min ıbadikes-s alihin." Arapça bilmeyenlerin,okuduklarını anlayabilmeleri için bu duaların manalarını öğrenmeleri gerekir.Peygamberimiz buyuruyor ki: "Abdest alırken Yüce Allah'ı ananların bütün organları günahlardan temizlenmiş olur.Eğer Yüce Allah anılmazsa,suyun ulaşamadığı yerler temizlenmez." Abdestli olunsa bile her namaz kılınışta yeniden abdest almak sünnettir.Zira,Peygamberimiz buyuruyor ki: "Yüce Allah, abdestini tazeleyenin imanını tazeler." Abdestle ancak görünen yerler temizlenir.Yüce Allah'ı görme yeri olan kalb ise,kötülüklerden tevbe yolu ile temizlenir.Abdest aldığı halde kalbini kötülüklerden tevbe ile temizlenmeyen,padişahı,sarayında misafir etmek isteyen kimsenin evin dış kısımları
temizleyip,padişahın oturacağı özel odayı kir ve pislik içinde bırakmasına benzer.
ABDESTTE MEKRUH OLAN ŞEYLER
Abdestte altı şey mekruhtur:
1- Konuşmak.
2- Suyu yüze çarpmak.
3- Elleri silmek.
4- Güneşte ısınmış suyla abdest almak.
5- Aşırı derecede çok su kullanmak.
6- Bir organı üç defadan fazla y ıkamak.Yüz istenirse toz yapışmasın diye kurulanır,istenirse ibadetinizi devam
etsin diye kurulanmayabilir.Her ikisini de yapmakta sakınca yoktur.Bu niyetlerle yapılırsa her iki şekilde faziletli olur. İbrik ve tasa göre daha mütevazi olduğu için,testi ile abdest almak daha iyidir.
GUSÜL (BOY) ABDESTİ
Cinsi münasebette bulunan,yahut uyurken veya uyanıkken kendisinden meni gelene gusül (boy) abdesti farz olur.Boy abdestinin üç farzı vardır:
1- Bütün vücudu yıkamak.
2- Suyu kılların dibine ulaştırmak.
3- Cenabetlikten temizlenmeye niyet etmek.
Boy abdestinin sünnetleri ise şunlardır:
1- Besmele okumak.
2- Üç defa elleri yıkamak.
3- Vücudun pislik bulunan yerleri (ön ve arka yolları) yıkamak.
4- Yukarıda anlattığımız şekilde sünnetleriyle beraber abdest almak.
5- Ayakları yıkamayı boy abdestinin en sonuna bırakmak.
6- Önce sağ tarafa,sonra sol tarafa sonra da başa üçer defa su dökmek.
7- Elin ulaşabildiği yerleri oğmak.
8- Eğer bir test veya küvette oturuyorsa,oturduğu yerlere temiz suyu
ulaştırmağa gayret etmek.(Zaten bütün vücudu suyla yıkamak farzdır.)
9- İlk önceki yıkamadan sonra avret yerlerine el sürmemek.
TEYEMMÜM
Şu durumlarda teyemmüm yapılır:
1- Su bulamamak veya beraberlerinde arkadaşlarıyle beraber içmelerine yeteceği kadarından fazla su bulamamak.
2- Su bulabileceği yolda yırtıcı hayvan tehlikesinin bulunması.
3- Kendisinin soyulma veya bırakacağı malın çalınma tehlikesinin bulunması.
4- Suyun aşırı derecede pahalı olması.
5- Hasta olanın su kullanması halinde hastalığının artması veya hastalığının artıp ölmekten korkması.
Böyle durumlarda namaz vaktinin sonuna kadar beklenir. Bu süre zarfında yukardaki yollar dışında su bulunmazsa teyemmüm yapılır.
Teyemmüm şöyle yapılır (sırayla):
1- Temiz topraklı bir yere, iki eli tozlanacak şekilde toprağa vurur.
2- Parmaklarını açar "niyet ettim namaz için teyemmüm yapmağa" diyerek,
iki eliyle bütün yüzünü sıvazlar.Yüz sıvazlanırken abdestte olduğu gibi,tozun kıllar arasına girmesi gerekmez.
3- Parmaklarında yüzük varsa çıkarır,ikinci defa elini yeri vurur,parmaklarını birbirinden ayırarak sağ elinin arkasını sol elinin içine koyar.Sol elini, aynı şekli muhafaza ederek sağ kolun dirseklerine kadar kaydırır.Sonra sol elini sağ koldan ayırmadan dirseğin üst tarafına çıkarır bu sefer elini parmaklara doğru kaydırır.Sol başparmağı,sağ baş parmağın üzerine
gelecek şekilde sıvazlanmayı bitirir. Sonra sağ elle sol kolu aynı şekilde sıvazlar.Sonra da iki elin avuç içlerini birbirine sürer ve bir elinin parmaklarını diğer elin parmaklarına geçirerek parmak aralarını oğar.Bu anlattığımız eller ve kollar için bir kez yere vurmak yeterlidir.Ancak dirseklere kadar her yere toz temas etmelidir.Eğer bunu yapamazsa birden fazla yere vurabilir.Bir teyemmümle bir farz ve istenildiği kadar sünnet kılınabilir.Ama bir sonraki farz için yeniden teyemmüm yapmak icabeder.
VÜCUTTAKİ FAZLALIKLARDAN TEMİZLENMEK
Vücuttaki fazlalıklar iki kısma ayrılır:
1. KISIM: KİRLER:
Kir deyince saç ve sakal diplerinde,kulakta,burunda,göz kenarlarında, dişler arasında, parmaklar arasında, tırnak altlarında ve vücudun diğer yerlerinde bulunan kirleri kastediyoruz.Baş ve sakaldaki kıl diplerinde bulunan kirler, su, kil (sabun ve) tarakla temizlenir.Peygamber efendimiz,evde olsun, yolculukta olsun tarağını yanından ayırmazdı.Abdest alırken gözün kenarında bulunan kir,çapak veya sürme artıkları temizlenir.Banyoda da kulağın içindekiler temizlenir.Burundaki pislikler burna su çekmek ve sümkürmekle,ağızdaki artık ve diş teki sarılıklar da misvakla temizlenir.Bunlardan başka parmak
boğumlarında,ayağın üst ve altında,tırnak diplerinde bulunan kirleri temizlemek te sünnettir.Kir abdeste mani olmaz.Tırnakların altında aşırı derecede bulunan kirler hariç,suyun deriye ulaşması mümkündür.Bu kirleri sıcak su ile veya
banyo da temizlemek sünnettir.
HAMAMDAKİ FARZ ve SÜNNETLER
Hamamda yıkanmanın dört farzı,on sünneti vardır.
Farzlar şunlardır:
1- Avret kısmını,yani göbekle diz arasında kalan kısmı örtmek,başkalarına göstermemek,
2- Bu kısımları tellaklara oğdurmamak,Tellakların oğması,başkalarının görmesinden daha kötüdür.
3- Başkalarının avret yerlerine bakmamak.Avret yerini açana,dövüşme tehlikesi olmayacaksa nehy-i münker yapılmalıdır.(Bu yaptığının haram olduğu,yapmaması gerektiği söylenmelidir.) Nehy-i münker yapmayan günahkar olur.Hamam giden Hazret i Ömer (R.A.) hamamda yüzünü duvara dönüp gözlerini bir bezle bağlayarak oturduğu anlatılır.
4- Kadınların hayız ve nifastan kesildikten sonraki temizlenmeleri hariç,hamama gitmeleri kesinlikle yasaktır.Hamama gittikleri zaman yukarıdaki yasaklara uymalıdırlar.
Sünnet ler:
1- İnsanlara temiz görünmek için değil,namazda rahat ve temiz olmak niyetiyle hamama gitmek.
2- Hamam ücretini çıkarken değil,girerken vermek.Böylece hamamda çalışanlar daha iyi hizmet eder ve alırmıyım,almaz mıyım? Diye kuşku duymazlar.
3- Hamama sol ayakla girmek ve "Bismillahirrahmanirrahim. Euzu billahiminer-ricsin-necsil-habisil-mahberi mineş şeytanirracim." demek.Çünkü hamam şeytan yeridir.O halde kendisi için yalnız kalabileceği bir yer ayırtmalı veya içerisi tenha olduğu zaman girmelidir.
4- Hamama çabuk girmek ve erken terketmek.
5- İçeri girince çok su kullanmamak şartıyle hemen el yıkamak. Hamamcı gördüğü zaman kızmıyacağı kadar su kullanmalı.
6- Soyunma yerine girince selam vermek.Selam verirken el kaldırmakta bir mahzur yoktur. Hamamda selam verene "Efekellah (Allah sana sıhhat versin)" diye cevap verilir.
7- Fazla konuşmamak.
8- Kur'an-ı Ke rim okumamak.Şeytandan korunmak için " euzu billahimineş şeytanir-racim" demek caizdir.
9- Akşam güneş batarken ve akşam ile yatsı arasında hamama gitmek.Zira bu vakitler şeytanın yayıldığı vakitlerdir.
10- Sıcak yere girince cehennem ateşini hatırlamak. Birisi Cehennemin nasıl olduğunu öğrenmek isterse s ıcakta biraz daha fazla otursun.Akıllı olan orada gördüğü her şeyden ahireti hatırlar.Birisi karanlığı görünce,mezarın karanlığını,yılan görünce cehennem yılanlarını hatırlasın.Kötü ve çirkin bir yüz görünce,münker ve nekir'i aklına getirsin. Korkunç bir ses
duyduğunda Sur'un çalınmasını düşünsün.Red ve kabul gördüğünde kıyamette red veya kabul edileceğini anımsasın. Bunlar şeriattaki sünnetlerdir.İlave edeceğimiz faydalı bilgiler: Ayda bir kez kalsiyum oksit kullanılmalıdır.Hamamdan dışarı çıkarken nikrin hastalığından korunmak ve başağrısından kaçınmak için ayakları soğuk su ile yıkamak iyidir.Başa soğuk su dökmek iyi değil.Yazın hamamdan çıktıktan sonra biraz yatmak faydalıdır.
VÜCUTTAKİ FAZLALIKLARDAN TEMİZLENMEK
2. KISIM: Bu kısımda vücuttaki şu yedi şeyden temizlenmek gerekir.
1- Saçlar: Memleketin ileri gelenlerinden başka diğerlerinin saçlarını traş etmeleri temizliğe daha uygundur.Fakat en iyisi
saçları bazen kesmek,bazen de uzatmaktır.Her taraftan saçları uzatıp Salı vermek savaşçıların geleneği olduğu için mekruh ve yasak sayılmıştır.
2- Bıyıkları dudak hizasına kadar uzatarak sünnet,daha fazla uzatmak yasaktır.
3- Koltuk altındaki kılları her kırk günde bir yolup koparmak sünnettir.Eğer başlangıçta adet edinilirse bu işlem kolay olur.
Ama adet etmeyenlerin traş etmeleri daha iyidir.Zira bu onlar için daha rahat olur.
4- Kaba avret yerlerindeki kılları en az kırk günde bir ilaçlarla gidermek,kesmek veya traş etmek sünnettir.
5- Tırnakları kesmek sünnettir.Zira tırnaklar uzatılmazsa,altlarında kir toplanmaz. Biraz kirbirikse bile, abdeste zarar
vermez.Çünkü Peygamber efendimiz tırnaklarında kir gördüğü kimselere kesmelerini söylemiştir,namazlarını kaza etmelerini buyurmamıştır."Uzayan tırnak altları,şeytanların barınağıdır" diye bir söz vardır.Tırnakları şu sıraya göre kesmek iyidir: Önce sağ elin işaret parmağı ardından diğerleri,sol elin küçük parmağından başlayıp arkasından ötekileri,sonra sağ ayak en sonda da sol ayak tırnaklar.Sağ soldan,el de ayaktan üstündür.Öyle ise önce sağ elin en üstün parmağı olan şahadet parmağından başlayıp küçük parmağa kadar,sonra sol elin küçük parmağından başlayıp en son sağ elin baş parmağı bitirmeli,
sonrada önce sağ arkasından sol ayak tırnaklarını kesmelidir.
6- Doğum zamanında göbeği kesmek.
7- Sünnet olmak.
SAKAL UZATMANIN EDEPLERİ
İbn-i Ömer ve ashabının bir kısmının yaptığı gibi sakalı bir tutamlık uzatmalı,fazlası kesilmelidir.Ancak daha fazla uzatmak gerekir diyenler de vard ır.
Sakal bırakmakta on şey mekruhtur:
1- Sakalı siyaha boyamak.Peygamberimiz buyuruyor ki: "Sakalını boyayan cehennemliktir.Zira Kâfirler sakallarını boyarlar.Bunu
ilk önce yapan da Firavundur." İbn-i Abbas 'ın rivayetine göre,Peygamberimiz buyuruyor ki: "Son zamanlarda bazı insanlar sakallarını siyaha boyuyacaklard ır.Onlar cennet kokusunu duyamazlar." Peygamberimiz buyuruyor ki: "İhtiyarların en kötüsü gençlere benzemek isteyenlerdir.Gençlerin en iyiside ihtiyarlara benzemek istiyenlerdir." Peygamber efendimiz bunu bozuk niyetten dolayı yasaklamıştır.
2- Sakalı kırmızı veya yeş ile boyamak.Yalnız savaş çıların düşmanlarını yıldırmak ve onlara yaşlarını belli etmemek için
sakallarını bu renklere boyamaları sünnettir.Bu gaye ile bazı âlimler sakallarını siyaha boyamışlard ır.Fakat bu niyetten baş ka bir niyetle boyanırsa,olduğundan başka görünme, yani aldatmaya girer.
3- Başkalarının ihtiyar zannetmesi ve kendisine saygı göstermesi için sakalı kükürtle veya başka bir şeyle beyaza boyamak.
Saygı kazanmak için böyle bir yola başvurmak aptallıktır.Zira hürmet ihtiyarlık veya gençliğe değil,ilme ve akla gösterilir. Enes (R.A.) Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman mübarek sakallarında yirmi tane beyaz kılın bulunmadığını söylemiştir.
4- Sakaldaki beyaz kılları koparmak.Sakaldaki beyaz kıllardan utanmak demek,ihtiyarlıktan utanmak demektir.Yüce Allah'ın
kendisine verdiği nurdan utanmak ise cahilliktir.
5- Henüz yüzünde tüy bitmemiş delikanlılara benzemek için sakalını traş etmek.Bu da cehaletten ileri gelir.Zira Yüce Allah'ın
bazı meleklere şöyle tesbih ederlerler: Sübhane men zeyyener-ricale billihyi ven-nisai biz-zevaibi (Erkekleri sakalla,kadınları saçlarla süsleyen Yüce Allah bütün ayıp ve noksanlıklardan uzaktır.)
6- Kadınlara güzel görünmek için sakalı makaslar güvercin kuyruğu gibi kesmek.
7- İslam büyüklerinin yaptıklarından daha fazla saçın sakala karışan kısımları ve kulağın üstündeki saçları uzatmak.
8- Siyah gözle veya beyaz sakalla gururlanmak.Yüce Allah kendini beğenenleri sevmez.
9- Sünneti yerine getirmek için değilde,insanlara gösteriş olsun diye taranmak.
10- İnsanların kendisini zahit bilmeleri ve sakalıyla meşgul olacak zamanı bulamadığını sanmaları için sakalı taramak.
I've seen so far is in perfect
http://www.lovepowerman.net/
http://www.lovepowerman.com/
ibrahim uzun web site admin
Peygamberimiz buyuruyor ki " İlmi arayıp da öğrenmek, bütün Müslümanlara farzdır." Hadis te geçen ilmin hangi ilim olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf mevzuu olmuştur: Kelam; (Yüce Allah'ı tanıma ve birliğini kanıtlama ilmi), âlimleri, hadiste
kastedilen ilim, kelam ilmidir diyorlar. Zira Yüce Allah'ı tanımak bununla olur.Fıkıh âlimleri, bu hadis te katedilen ilim, fıkıh ilmidir,diyorlar.Zira helal ve haram bu ilimle birbirinden ayrılır.Hadis âlimleri,bu hadiste kastedilen ilim, Kur'an-ı Kerim ve hadis ilmidir.Zira,şeriatın esası bu ilimdir, diyorlar.Mutasavvıflar da, hadiste anlatılan ilim, kalb hallerini anlatan ilimdir.Zira kul,ancak bu yolla Yüce Allah'a ulaşabilir,diyorlar.Yukarıda saydığımız dört gurubun her birisi, kendi ilmini büyük görüyor ve bundan dolayı da hadiste kastedilen ilim, bizim ilmimizdir, diyorlar.Bize göre ise hadisi şerifte kast edilen ilim, yalnız bir ilme mahsus değildir.Ayrıca bu ilimlerin tümünü öğrenmek de farz değildir. Şüpheleri gidermek
amacıyla bunu açıklamağa çalışalım: Kuşluk vakti Müslüman olan veya büluğa eren birisinin bütün ilimleri öğrenmesi farz değildir.O anda farz olan sadece La ilahe illallah Muhammedür Resülullah (Allah birdir, Muhammed de O'nun elçisidir)
kelimesinin anlamını yani,daha önceki konularımızda işlediğimiz Ehl-i sünnet in inancını bilmesidir. Bunları delilleriyle bilmesi gerekmez.Zira delilleriyle bilmek farz değildir.Sadece Yüce Allah 'ın sıfatlarını,Peygamber Efendimizin sıfatlarını, ahireti,cenneti,cehennemi,haşrı ve neşri bilmesi ve inanması gerekir. Anlarki çeşitli sıfatlara sahip olan Yüce Rabbi,bu Rabbinin peygamberlerin dili ile söylenen emir ve yasakları vardır.Eğer dünyada iken Allah'a ve peygambere itaat ederse,öldükten sonra mutluluğa kavuşur,emirleri dinlemeyip,isyan ederse,asi olup güç durumlara düşer.Bu bilgiyi öğrendikten sonra şu iki çeşit ilmi öğrenmek insanlara farzdır:
a) Vücut organları ile ilgili,
b) Kalble ilgili ilim.
a) Vücut organları ile ilgili ilim iki kıs ımdır:
1) Yerine getirilmes i gereken emirler,
2) Yapmaktan kaçınılmas ı icab eden yasaklar.
Yerine getirilmesi gereken emirler şunlardır: Kuşluk vakti Müslüman olanın,öğle vakti geldiğinde abdest ve namaz farzlarını öğrenmesi farzdır.Sünnetleri öğrenmesi ise sünnettir,farz değildir.Zamanı gelmeden bir şey farz olmaz. Mesela akşam namazı vakti gelmeden önce akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz değildir.Ancak akşam namaz vakti geldikten sonra akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz olur.Aynı şekilde ramazan ayı gelince,oruç için niyet etmek gerektiğini ve sabahtan akşama kadar yemenin içmenin,cinsi münasebet te bulunmanın haram olduğunu öğrenmesi farz olur. Eğer nisap miktarı kadar mala sahipse,zekatın farz olduğunu hemen değil,ancak,bir sene geçtikten sonra bilmesi farz olur.Bir sene geçince,zekatın ne kadar olduğunu,kimlere verileceğini ve şartlarını öğrenir.Aynı şekilde,hacca gitmek kendisine farz oluncaya kadar hacbilgisi farz olmaz. Bunun vakti bütün ömürdür.Bunlar gibi, her işin ancak yapma zamanı geldikten sonra o işi bilmek farz olur.Evlenmeyi düşünmeden önce evliliğe ait bilgiler farz olmaz.Ancak evlenmek istedikten sonra,kadının kocasının üzerindeki hakları,hayız zamanında ve hayızdan sonra yıkanmayıncaya kadar cinsi birleşmede bulunmanın caiz olmadığını ve bunlar gibi evlilerin bilmesi gereken bilgiler öğrenmesi farz olur.Bir kimse Müslüman olduğu zaman sanat sahibi ise sanatla ilgili bilgileri,ticaret adamı ise faizle ilgili b ilgileri öğrenmesi farz olu r.Hatta eğer ticaretle uğraşıyorsa,İslamiyete aykırı düşen satışlardan kurtulmak için,alış -verişe ait bütün bilgileri örenmesi farz olur.Bunun içindir ki,Hz. Ömer (R.A.) bir gün çarşıda alış-veriş yapanları kamçılayıp öğrenmeğe gönderdi ve buyurdu ki: "Alış-verişe ait bilgileri bilmeyenin çarşıda durması doğru olmaz.Zira haram ve faiz yerler de haberleri bile olmaz".Bunun gibi her mesleğin kendine ait bir ilmi vardır.Her meslek sahibinin,İslamiyetin mesleğiyle ilgili emirleri bilmesi gerekir.Örneğin hacamatçının (vücuttan kan alanın),insanın neresini keseceğini,hangi dişi sökeceğini,yaraların tedavisi için hangi ilacı kullanacağını ve bunun gibi şeyleri bilmesi icab eder.Bu bilgileri elde etmek herkesin durumuna göre değişir. Manifaturacının doktorluğa ait bilgileri öğrenmesi farz olmadığı gibi,doktorun da manifaturacılığa ait bilgileri öğrenmesi farz değildir.İslamın yapmasını
emrettiği işlere ait bilgiler böyledir.İslamın yasakladığı şeyleride bilmek farzdır.Bu bilgileri öğrenmek herkesin durumuna göre değişir.Giyilmesi erkekler için haram olan ipek elbise giyinenlere,içki içilen yerde veya domuz eti yiyenlerin yanında
çalışanlara,zorla alınmış bir yerde bulunanlara veya elinde haram mal bulunduranlara,âlimlerin bu hususlarda bilgi vermeleri farz olur.Bunlardan hangilerinin haram olduğunu söylemelidir ki,o kimseler harama yanaşmasınlar.Bir Müslümanın erkeklerle kadınların beraber bulundukları bir yerde, mahrem ve namahreminin kimler olduğunu,kime bakmakta bir sakınca bulunmadığını öğrenmesi farz olur.Bu bilgiler de herkesin durumuna göre değişir. Herkesin işi aynı değildir.Başkalarının işlerine ait bilgileri öğrenmek farz değildir.Mesela kadınlar için, hayız zamanında boşamanın caiz olmadığını öğrenmek farz değildir.
Ama boş anacak olan erkeğe bunları öğrenmek farz olur.
b) Kalble ilgili ilim de iki kısımdır:
1- Kalb halleriyle ilgili bilgiler.
2- İnançla ilgili bilgiler.
1- Kalb halleriyle ilgili bilgiler:Gurur,kıskançlık,başkası hakkında suçlayıcı düşüncelerde bulunma ve bunlara benzer
şeylerin haram olduğunu öğrenmek farzdır.Bu bilgiler bütün insanlara farz-ı ayindir(her insanın bilmesi gerekir).Çünkü bu söylediklerimizi herkes yapabilir.Bilmeden, bunlardan kurtulmak mümkün olmadığı için de bunları öğrenmek ve bunlardan kurtulma yollarını bilmek farzdır.Fakat âlim-satım,selem (peşin para ile veresiye mal alma)satış ,kira,rehin
ve fıkıhta adları geçen bunlara benzer şeylerle ilgili bilgileri öğrenmek farz-ı kifaye'dir(toplumda bir veya birkaç kişinin bilmesi farzdır).Yalnız iş yaparken bu hususta bilgiye muhtaç olana,bu ilmi öğrenmek farz-ı ayındır.(bizzat üzerine farzdır.) Bu son saydıklarımızı birçok kimse bilmeyebilir,bunda sakınca yoktur.Ama bir önceki paragrafta bahsettiğimiz kalble ilgili
halleri hiç kimse bilmemezlik edemez.
2- İnançla ilgili bilgilere gelince: İnancında bir şüphe meydana gelen kimsenin,o şüpheyi kalbinden gidermesi farzdır.Ancak o şüphenin aslında farz olan inançlarla veya şüphe kabul etmeyen inançlarla ilgili olması gerekir.Sonuç olarak diyebiliriz ki, ilim, bütün Müslümanlara farzdır.Fakat bu tek bir çeşit ilim değil,herkes için ayrı ilimlerdir.Herkesin durumuna ve vaktine göre değişir.Ama herkes mutlaka bir çeşit ilme ihtiyaç duyar.Bunun için,Peygamberimiz buyuruyor ki: " İlmi arayıp da öğrenmek,her Müslümana farzdır."
DİN, BİLGİSİZLİKTEN DOĞAN ÖZRÜ KABULETMEZ
Herkese işinden dolayı kendisine lazım olan ilimleri öğrenmesinin farz olduğunu gördük.Ama herkes bilirki, cahil daima tehlikelidir.Çünkü bir işle karşılaştığı zaman,cahilliğinden dolayı,o işteki hikmeti bilemez.Ama dinimiz,devamlı ihtiyaç duyulan ve karşılaşma ihtimali kuvvetli olan konularda bu bilgisizliği mazeret kabul etmiyor.Mesela bir kimse hayız
halinde bulunan veya daha hayızdan yıkanmamış olan hanımıyla cinsi münasebette bulunursa,ben bunu bilmiyordum demekle mazur sayılamaz.Aynı şekilde, öğrenemediği için sabah olmadan kandan kesildiğini gören hayızlı kadın,akşam ve yatsı namazlarını kaza etmezse,yahut bir erkek haram olduğunu bilmediği için hayız halinde bulunan eşini boşarsa,maruz olmaz. Hesap günü ona: "Sana ilim öğrenmenin farz olduğunu söylemiştik.Bu farzı niye yerine getirmedin de harama düştün!" derler.Yalnız çok seyrek meydana gelen veya beklenmeyen olaylarda bilgisizlik mazeret sayılabilir.
İLİMDEN DAHA ÖNEMLİ BİR ŞEY VARMIDIR?
Cahil insanın her zaman çeşitli tehlikelerle karşı karşıya olduğunu gördük. Buradan insanın uğraşacağı işler içersinde ilimden daha değerli vedaha üstün hiçbir şeyin bulunamayacağını anlamak mümkündür.İnsanın meşgul olduğu her sanat dünya içindir.İlim de bir çoklarına göre dünyadaki iyi mesleklerden biridir.Zira ilim öğrenen kimse şu dört durumda bulunabilir:
a) Miras veya başka bir yolla,dünyada kendisine yetecek kadar bir mala sahiptir.O takdirde ilim malını korur. Dünyada rahat ,
ahiret te mutlu olmasına sebep olur.
b) Fakirdir. Fakat ilim sayesinde kanaatkar olduğu için, az da olsa elinde bulunanla yetinmesini bilir ve İslamiyette fakirliğin kıymetli olduğundan haberdardır.Zira fakirler,zenginlerden beş yüzyıl önce cennete gireceklerdir.Böyle bir kimse için ilim dünyada rahata,ahirette de saadete vesile olur.
c) İlimle meşgul olduğu için, geçimi devlet hazinesi veya Müslümanlar tarafından sağlanır.Bu onun hakkı olan helal ve temiz bir malıdır. Geçimini temin edecek,harama el uzatmasını yahut zâlim bir padişaha avuç açmasını önleyecektir.Bu üç durumdan birisinde bulunan kimsenin din ve dünya ilimlerini öğrenmek istemesi, bütün işlerden daha iyi olur.
d) Fakirdir.Fakat ilmi dünyalık gayeler istemektedir.Kötü bir zamanda yaşadığı için geçimini temin edecek kadarını başkasından isteyemiyor.Ancak haraç ve haksız yollarla toplanan hazineden maaşalması veya insanlardan iki yüzlülükle ve alçalma ile paraalması icab ediyor.Böyle mal ve mevki elde etmek gayesi ile ilim öğrenmek isteyenler,dinimizce herkesin
öğrenmesi gereken ilimler dışında, ilim elde etmek yerine ticaret le uğraşıp kazanç sağlamaları daha iyidir.Zira yalnız dünyalık için ilim öğrenen şeytandan daha şeytan olur.İnsanlara çok zararı dokunur.Onun âlim olduğu halde harama el uzattığını,dünya menfaatleri için insanları kandırdığını gören her cahil ona uyar. Böylece insanlara zararı,faydasından çok daha fazla olur. Öyle ise bu çeşit âlimler ne kadar az olursa o kadar iyidir.İyidir diyoruz zira,dünya malına çok düşkün olurlar.Yoksa dini bakımdan ilimsizlik iyidir demek mümkün değildir.
SORU: İlim insanı dünya malına düşkün olmaktan alıkoyar.Nitekim birçok âlim: " İlmi Allah için öğrenmedik,fakat ilim bizi Allah yoluna götürdü" demişlerdir.O halde ilim herkes için faydalıdır.Siz nasıl bazıları için faydalı değil,diyorsunuz?
CEVAP: Onları Allah yoluna götüren Kur'an-ı Kerim,Hadis-i şerif,ahiret yolunun sırları ve şeriatın ilimleridir.Bu ilimlerin aslını öğrenmeleri,kalblerdeki dünya tutkunluğunu gidermiştir. Diğer din büyüklerinin dünyadan uzak durduklarını görünce, onlara uymak istemişlerdir.İlim sahibi olduğu ve zamanları da uygun olduğundan onlar ilme uyarlar,ilim kendilerine değil.
Fakat zamanımızda okunan,mezheplerin ihtilafı,kelam,kısas ve sofilerin lüzumsuz sözleri gibi ilimlerle uğraşmak ve dünya için ilim yapan öğretmenlerden ders almak insanın yüzünü dünyadan çevirmez.Ama Allah'tan korkup günahlardan sakınan,İslamdaki büyük âlimlerin yolunu takip eden,dünya gururunu kötüleyip silen,ilimleri öğrenmekle meşgul olan âlimlerden ilim öğrenmek şöyle dursun,yüzlerini görmek bile herkese faydalı olur.İşte böylelerin öğrettiği işe yarayan bir ilim,şüphesizki iş yapmaktan çok daha iyidir.
SORU: Faydalı ilim nedir?
CEVAP: Faydalı ilim,insana dünyanın aşağılık ve geçiciliğini, ahiretin de üstünlük ve devamlılığını öğreten ilimdir.Faydalı ilim,dünyaya sımsıkı yapışıp ,ahireti akıllarına bile getirmekten kaçınan kimselerin yanılgı ve aptallıklarını açıklayan ilimdir.Faydalı ilim, Gururun, kıskançlığın,ikiyüzlülüğün, pintiliğin,kendini beğenmişliğin ve sonu gelmez bir hırsla dünyaya bağlanmışlığın kötülüklerini,zararlarını bildiren ve bunlardan kurtulma yollarını gösteren ilim'dir.Dünyaya sonu gelmez bir hırsla bağlananın bu ilme olan ihtiyacı,çölde susayanın suya,ağır bir hastanın ilaca olan ihtiyacı gibidir. Böyle bir
kimsenin yukarıda saydığımız ilimlerle meşgul olacağına fıkıh, ihtilaf kelam ve edebiyatla meşgul olması,hasta olanın,hastalığını artıracak şeyler yemesine benzer.Zira bu ilimler zayıf kalblere kıskançlık,iki yüzlülük,kendini beğenmişlik,övünme,gururlanma ve büyük mevkiler isteme hastalıklarının tohumlarını saçar.Bu tür ilimleri ne kadar çok öğrenirse,kötü şeyler de kalbinde o kadar fazlalaşır.
3. KONU: TEMİZLİK
TEMİZLİK Yüce Allah buyuruyor ki: "Muhakkak ki Allah, çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever." BAKARA SURESİ, Ayet: 222
Peygamberimiz buyuruyor ki: "Temizlik, Müslümanlığın yarısıdır." Peygamberimiz buyuruyor ki: "Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur." Ayet -i celilede ve hadis-i şeriflerde gördüğümüz gibi dinimiz temizliğe büyük bir önem vermiştir. Ancak temizlik denince akla yalnız elbise ve vücudun suyla yıkanması gelmesin.İslamda temizliğin dört derecesi vardır.
1. DERECE: Kalb gözünün Yüce Allah'ı bilmekten başka her şeyden temizlenmesidir.Yüce Allah buyuruyor ki: " (Habibim),Allah
de,sonra onları kendi başlarına bırak, batakta oynayadursunlar." EN'AM SURESİ, Ayet : 91 Ayet -i celilede anlatılmak istenen şudur: Kalb,Yüce Allah'tan başka diğer şeyleri içinden atarsa, yalnız Yüce Allah'la meşgul olur,yalnız O'nu düşünür,"La ilahe illallah" kelimesinin aslıda budur.Bu,dos doğruların iman derecesidir. Kalbi Yüce Allah'tan başka her şeyden temizlemek,arıtmak imanın yarısıdır.Kalbte Yüce Allah'tan başka şeylere yer verilirse,kalb,Yüce Allah'ı devamlı olarak anma şerefini elde edemez.
2. DERECE: Kalbin dışının,kıskançlık,gurur,ikiyüzlülük,hırs,düşmanlık,gösterişiçin süslenmek ve buna benzer kötü ahlaklardan
temizlenmesidir.İnsan bu saydığımız kötü ahlakları kalpten uzak tutarak kalbi bunların tersi olan alçakgönüllülük,kanaat,tevbe,sabır,Allah korkusu,ümit ,sevgi ve bunlara benzer iyi ahlaklarla süsleyebilir.Bu da Allah'tan korkup,günahlardan sakınanların iman dereces idir. Böyle kötü ahlaklardan temizlenmek de,imanın yarısıdır.
3. DERECE: Vücut organlarının dedikodu, yalan, haram yemek,ihanet etmek ve namahreme bakmak gibi günahlardan temizlenmesidir.
Böylece her zaman saygılı ve Yüce Allah 'ın emirlerini yerine getirmeye hazır bulunur.Bu, zahidlerin (devamlı ibadetle meşgul olanların) iman derecesidir.Vücudun bütün organlarını haramdan korumak da,imanın bir yarısıdır.
4. DERECE: Vücudun ve elbis elerin pisliklerden temizlenmesidir.Vücut ancak böyle temizlenerek rüku,secde ve namazın diğer
şartlarını yerine getirme şerefini elde edebilir.Bu,bir Müslümanın temizlik dereceleridir.Kâfir ile Müslüman arasındaki fark buna riayet etmektir. Bu da imanın bir yarısıdır.Görülüyor ki,temizliğin her derecesinde imanın bir yarısı vardır. Böyle
olduğu için "Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur" buyuruldu.Temizlik denince herkesin aklına ilk gelen vücut ve elbise temizliğinin,temizliklerin en son derecesi olduğunu görüyoruz.Bu,kolay olduğu ve nefsi de ilgilendirdiği için böyledir.Çünkü nefis temizliği sever,temizken rahat olur.Böylece herkes onu temiz görür ve zahit olduğunu anlar.Onun için bu tür temizlik insana kolay ve zevkli gelir.Fakat kalbi kıskançlık,gurur,ikiyüzlülük,dünya sevgisi,kötülük ve günahlardan temizlemekte, nefsin hiçbir rolü yoktur.Gözler de bunu görmez.Ancak Yüce Allah görür.Onun için herkes buna rağbet etmez.
TEMİZLİKTE İHTİYATLI OLMA
Vücut ve elbise temizliği,görünüş tü her ne kadar temizlik derecelerin en aşağısı ise de yine büyük bir fazileti vardır. Fakat şartlarına dikkat etmek,vesveseye kaçmamak ve aşırı su harcamamak gerekir.Vesvese ve aşırı harcamaya kaçmak dinimizce hoş karşılanmamıştır.Hatta günaha bile sebep olabilir.Sofilerin adeti olan çorap giymek,tozdan korunmak için örtünmek,temizliğinde şüphe olmayan suyu aramak ve kimsenin elini sokmaması için ibriği korumak gibi şeylerin hepsi iyidir. Fıkıh âlimlerinin ve bunlara riayet etmeyen diğerlerinin,bu gibi şeylere itiraz etmeleri caiz değildir.Ancak bunları yapanların da fıkıh âlimlerine ve kendilerin uymayanlara asla itiraz etmemeleri gerekir.Zira ihtiyat iyidir ama şu altı şart la:
1. ŞART: Bunlarla geçirilen zaman, daha önemli işleri aksatmamalıdır.Eğer bir kimsenin ilim öğrenmeğe gücü yetiyorsa yahut
fikir ve zikirle meşgul olup keşfi artacaksa veya bir işle uğraşması çoluk çocuğunun geçimini temin edip,başkalarına muhtaç olmasını önlerse ve de temizlikle abdestteki titizlik bu işlerine mani olacaksa,ihtiyat la vakit öldürmesi gerekmez.Çünkü
bütün bunlar ihtiyattan daha önemlidir.Bundan dolayı ashab-ı kiram (A.R.) böyle ihtiyatlarla hiçbir zaman değerli vakitlerini harcamamışlardır.Zira onlar din uğrunda savaşma,helal rızk kazanma ve ilim öğrenmek gibi bu ihtiyatlardan daha önemli işlerle uğraşmışlardır.Bundan dolayı yalın ayak gezer,temiz toprak üzerinde namaz kılar,yere oturup yemek yer,ellerini ayaklarına sürerlerdi.Hayvan terinden sakınmaz ve vücut ile elbisenin temizliğinden çok kalb temizliğine önem verirlerdi.Öyle ise Sofiler böyle yapan kimselere itiraz edemezler.Tersine gevşeklik ve tembellik ederek ihtiyata dikkat etmeyenin de,ihtiyat sahiplerine itiraz etmesi yakışık almaz.Zira ihtiyatlı olmak,ihtiyatsızlıktan daha iyidir.
2. ŞART: İhtiyata uyanlar kendilerine ihtiyatın ikiyüzlülük ve gösterişinden korumalıdırlar.Zira ihtiyat gösteren herkes bir
yerde: " İşte ben zahidim.Kendimi böyle temiz tutuyorum" demiş olur.Bunları yapmakla şeref kazanır.Eğer yere yalın ayak basmakla veya başkasının ibriğinden abdest almakla gözden düşeceğinden korkuyorsa kendisini zorlayıp insanların yanında
yalınayak yere basması ve ruhsat yolunu takip ederek kalben ihtiyatlı olmağa çalışması gerekir.Bunları yaparken gururu onu engellerse,ikiyüzlülük felaketinin kendisinde bulunduğunu bilsin.Eğer yapmak isteyip de gururu onu yaptırmazsa o zaman yalınayak dolaşmak,toprak üzerinde namaz kılmak, yani ihtiyatları elden bırakmak farz olur.Zira ikiyüzlülük haramdır.İhtiyatise sünnettir.Eğer sünnet olan ihtiyatı terketmeden haramdan kurtulmak mümkün olmuyorsa,o zaman terketmek
farz olur.
3. ŞART: Arasıra ihtiyatı elden bırakarak,ihtiyatı kendine farz etmemek gerekir.Peygamber efendimiz bir müşrikin (Allah'a
ortak koşanın) ibriğinden abdest almıştır.Hz. Ömer (R.A.) bir hıristiyan kadınının testinden abdest almıştır.Onlar çoğunlukla toprak üzerinde namaz kılar,araya bir örtü koymadan toprak üstünde uyumayı daha iyi bulurlardı.O halde onların ahlakını kendi nefsine layık görmeyip büyüklenen kimse,ihtiyatla nefsini ters yola sokmuş olur.Böyle hallerde ihtiyattan önemle kaçınmak gerekir.
4. ŞART: Müslümanları incitmeye sebep olan ihtiyatlardan vazgeçmek gerekir. Zira insanların kalbini kırmak haramdır.İhtiyatı terk etmek ise haram değildir.Örneğin selam verdiği bir kimse terli eli veya yüzüyle kendisiyle tokalaşmak yahut sarılmak istese,kendisinin de onunla tokalaşması veya sarılması gerekir.Zira bundan kaçınmak haramdır.Hatta zamanımızda öyle Müslümana iyi davranmak ve yakınlık göstermek,binlerce ihtiyattan daha değerli ve üstündür.Yine birisi seccadesine bassa, ibriğinden abdest alsa,bardağından su içse,onu alıkoyması veya hoşlanmadığı belirmesi çirkin olur.Peygamber Efendimiz bir gün zemzem suyundan içmek istedi.Hz. Abbas (R.A.): "Bu suya birçok el sokulmuş ve karışmıştır.Sizin için özel bir kova alıp su çekeyim" dedi.Peygamberimiz buyurdu ki: "Hayır,ben Müslümanların elinin bereketini daha çok severim." Birçok bilgisiz zahid bu incelikleri bilmez,ihtiyat etmeyen insanlardan uzaklaşır,onları incitirler.Hatta bazen babasına,anasına,arkadaşına ve
kardeşine ibriğine veya elbisesine dokundukları için kötü sözler söyledikleri olur.Bütün bunlar haramdır.Farz olmadığı halde ihtiyat sebebiyle böyle davranışlarda bulunmak caiz olmaz.Zira çok zaman bu tür hareketlerde bulunanlarda gurur meydana gelir.Biz böyle yapıyoruz diye insanlara minnet eder sürünmemeleri için uzak dururlar.Kendilerinin temiz olduğunu gösterir ve kendilerinin üstün diğerlerinin pis olduğunu iddia ederler.Oysa pis dedikleri sahab-ı kiramın yaptıklarını yapıyordur.Büyük
abdest ten sonra taş ile temizlenmeyi yeterli görmeyi,büyük günah sayarlar.Kendilerini temiz başkalarını pis görmeleri,kötü ve çirkin ahlaklarından ileri gelmektedir.Kalblerinin pis olduğunu gösterirler.Kalbi bu kötülüklerden temizlemek farzdır. Bütün bunlar insanı felakete götüren sebeplerdir.Oysa ihtiyaten vazgeçmek felakete neden olmaz.
5. ŞART: Yemek,içmek,giyim ve konuşlarda bu ihtiyatlara dikkat etmek gerekir.Zira bunlar daha önemlidir. Eğer önemli olanı
yapmıyorsa,ihtiyatı gösteriş olsun diye veya adet olarak yaptığı meydana çıkar.Cahilin yıkadığı örtü üzerinde namaz kılmaz ama yemekte ihtiyat daha da önemli olduğu halde,onun evinde pişmiş olan yemeği yer,niçin? Zira bu işlerinde samimi değildir. Birçokları pazarcıların evinde yemek yer ama namazlıklarında namaz kılmazlar.
6. ŞART: İhtiyattan dolayı yasak ve kötü şeyler yapmamak gerekir.Mesela: abdest alırken üç defadan fazla dört defa yıkanmak yasaktır.Yine abdesti uzatıp bir Müslümanı bekletmek,çok su kullanıp namazın ilk vaktini g eçirmek,eğer imamsa cemaati bekletmek kötü şeylerdir.Bir Müslümana söz verip vaktinde yerine getirmemek de iyi değildir.Zira diğerinin zamanı boşa gidip, kazancı azalabilir ve çoluk-çocuğu sıkıntıya düşebilir.Bu gibi işler farz olmayan ihtiyat için mübah olmaz. Mesela bazıları
kimsenin kendilerine dokunup sürünmemesi için mescidde geniş bir seccade yayarlar.Bunda üç çeşit kötülük vardır.Biri Müslümanlardan fazla yer almak.Onun hakkı sadece secde edeceği yer kadardır.İkincisi böyle yapmakla safların bitişik olmasını önler.Oysa kardeş gibi omuz omuza dayamak sünnettir.Üçüncüsü: Müslümanlardan köpekten kaçarcasına kaçıyor.Birçok bilgisiz zahidler,kötü olduğunu bilmeden,bu çeşit kötülükler yaparlar.
TEMİZLİĞİN KISIMLARI
Batıni temizlik üç kıs ımdır:
1- Organları günahtan temizlemek (Eli, dili, ayakları, gözleri vs...haramdan alıkoymak.)
2- Kalbi kötü ahlaktan temizlemek,
3- Kalbini Yüce Allah'tan başka herşeyden temizlemek,
Zahiri temizlik te üç kısımdır:
1- Pislikten temizlenmek,
2- Abdestsizlik ve cenabetlikten temizlenme (Namaz ve boy abdesti almak.)
3- Vücuttaki kiri ve tırnak,kıl gibi uzayan kısımlarını temizlemek.
PİSLİKTEN TEMİZLENME
Yüce Allah 'ın yarattığı taş ve toprak gibi cansız, bitki gibi canlı şeyler temizdir.Yalnız alkolün azı da çoğu da pistir. Köpek ve domuz dışında bütün hayvanlar da temizdir.(Köpek, Hanefi ve Maliki mezheplerine göre temiz,Şafii mezhebine göre pistir.(İmam-ı Gazali de Şafii mezhebine göre ictihad yapmıştır.) Şu dört tanesi hariç canlıların ölüleri pistir.
1- İnsan ,
2- Balık,
3- Çekirge,
4- Vücutlarında kan dolaşmayan hayvanlar. (Sinek,arı,akrep ve yemeğe düşen böcek gibi.) (Köpek ve domuzun dirileri pis oldu
ğuna göre,ölüleride pist ir).Canlıların iç organlarında değişikliğe uğrayan ve bozulan herşey pistir.Ancak canlılıkları kendinden olan meni,kuş yumurtası ve ipek böceği gibi şeyler böyle değildir.Ter ve göz yaşı gibi şeyler temizdir.Pis olan birşeyle namaz kılınmaz.Ancak zorluk veya mecburiyetten dolayı şu beş şey affedilmiştir.
1- Su bulunmadığı yerde,arka yolun başka tarafa bulaşmaması şartıyla,üçtaşla temizlendikten sonra pisliğin kalan eseri.
2- Yollardaki çamur pistir.Fakat insanın kendisini bu çamurdan koruyamadığı kadarı mahzurlu değildir.Ancak yere düşme veya
elbisenin bir hayvan tarafından yırtılması hallerinde elbiseyi değiştirmek veya temizlemek gerekir.Böyle bir elbise ile namaz kılınmaz.
3- Çizmenin üzerindeki sakınılamayacak pislik affedilmiştir.Çizme bir yerde silindikten sonra,onunla namaz kılınabilir.
4- Az veya çok,elbisede bulunan pire kanı sakınca kabul edilmemiştir.
Ona ter karışsa da hüküm böyledir.
5- Deride bulunan yaralardan çıkan su rengindeki sıvı affedilmiştir.Zira her zaman su akıtan böyle yaralar genellikle sürekli
olarak vücutta bulunur.Ama yara büyük olursa ve içinden cerahat çıkarsa temiz değildir.Zira böyle büyük yaralar her zaman değil,nadir olarak meydana gelir.Böyle yaraları yıkamak farzdır.Yıkandıktan sonra geriye az bir şey kalırsa mahzur teşkil etmez.Kesilen yerden az bir şey kalır da yıkanmasında zarar varsa,namazı kaza etmek gerekir.Zira bu her zaman değil nadir olarak meydana gelen bir özürdür.
TEMİZ OLAN ve TEMİZ OLMAYAN SULAR
Sıvı pislikler,bir defa yıkanmakla temiz olunur.Fakat katı pislikler yok oluncaya kadar yıkanmakla ancak temizlenir.Katı pislik yıkanmadan oğulur,kazılır veya fırçalanırsa,renk ve kokusu kalsa bile temiz olur.Tabiat ta Yüce Allah'ın yaratmış olduğu her türlü su hem temizdir,hem de temizleyicidir.Yalnız şu dört çeşit su temiz değildir.
1- Kendisiyle bir defa abdest alınmış olan su temizdir (içilir),fakat temizleyici değildir.(Kendisiyle bir daha abdest
alınamaz,pislik yıkanamaz.)
2- Kendisiyle pislik yıkanmış olan suyun renk,koku ve tadında pislikten dolayı bir değişiklik meydana gelmişse temiz olmadığı
gibi temizleyicide değildir.Ama bu suyun renk, koku ve tadında bir değişiklik meydana gelmemişse su temizdir.
3- İki yüz elli menden (500 litreden) az olan ve içine pislik düşen suyun rengi, kokusu ve tadın da bir değişiklik meydana
gelmezse,şafii mezhebine göre pis değildir. Ama su ikiyüz elli menden (500 litreden) fazla olursa ve içine pislik düşmekle de bir değişme olmazsa pis olmaz.
4- Suyun içine zaferan,sabun ve sedir ağacı kabuğu gibi korunulması mümkün olan temiz şeyler düşüp renk, koku ve tadını bozsa
bile su yine temizdir,fakat temizleyici değildir.Eğer çok az değişme olmuşsa o zaman temizleyici de olur.
HADESTEN (ABDESTSİZLİK ve GUSULSÜZLÜKTEN) TEMİZLENME
Bunu beş konuda inceleyeceğiz:
1- Abdest bozmanın (helaya çıkmanın) edepleri,
2- Pislikleri dışarı attıktan sonra temizlenmek,
3- Abdest,
4- Gusül,
5- Teyemmüm.
TUVALETE ÇIKMANIN EDEPLERİ
Açık arazide tuvalete çıkma ihtiyacı hiss ediliyorsa insanların gözünden uzaklaşmak,mümkün olduğu kadar bir duvarın veya yüksek bir yerin arkasına gitmek gerekir.Tuvalet yapılırken şu hususlara dikkat edilmelidir.
a) Oturmadan avret yeri açılmamalı,
b) Yüz güneş ve aya dönülmemeli,
c) Yüz ve arka kıbleye gelmemeli (yan tarafı kıbleye dönük olmalı). Kapalı yerde yönün önemi yoktur.
d) İnsanların toplandıkları yerlerde tuvalet yapılmamalı.
e) Durgun suya su dökmemeli,meyve ağacının altına büyük abdest yapmamalı.
f) Hiçbir oluğa küçük veya büyük abdest yapmamalı.
g) Sert bir cisme veya rüzgara karşı su dökmemeli. Çünkü kendi üzerine sıçrar.
h) Özürsüz olarak ayakta su dökmemeli.
I) Otururken soL ayağa dayanmalı.
j) Abdest veya gusül abdesti alınan yere küçük abdest bozmamalı.
k) Tuvalete sol adımla girmeli,sağ adımla çıkmalı.
l) Üzerin de Yüce Allah'ın ismi yazılı hiçbir şey açıkta bulundurmamalı.
m) Başı açık tuvalete girilmemeli.
Helaya girerken:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَعُوذُبِكَ مِنَ الرِّجْسِ وَالنَّجَسِ الْخبِيثِ الْمُخْبِثِ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
"Allâhümme innî eûzu bike mine'r ricsi ve'n necesi'l habîsi'l muhbisi'ş şeytâni'r racîm"
"Allah'ım, kirden, pislikten tepeden tırnağa pis olanlardan, pisliklerle hemhâl olanlardan (Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytandan) Sana sığınırım." "Euzu billahi minerricsin necsil habisil mahberi,mineş şeytanirracim"
Peygamberimiz (a.s.m.), tuvaletten sağ ayağıyla çıkar ve şöyle dua ederdi :
غُفْرَانَكَ... اَلْحَمْدُ للَّه الَّذِى اَذَاقَنِى لَذَّتَهُ وَاَبْقَى فِىّ قُوَّتَهُ وَاَذْهَبَ عَنِّى اَذَاهُ
"Gufrâneke… Elhamdülillahillezî ezagani lezzetehû ve ebkâ fîyye kuvvetehû ve ezhebe annî ezâhû."
"Allah'ım, Senin mağfiretini dilerim. Nimetin lezzetini bana tattıran, onun kuvvetini bende bırakıp, eziyetini benden gideren Allah'a hamdolsun."
çıkarken de: "Elhamdülillahillezi ezhebe anni ve ebba aleyya ma yenfeuni" duaları okunmalıdır.
İSTİNCA (KATI BİR CİSİMLE TEMİZLENME)
İstinca şöyle yapılır: İstinca yapacak olan önce yanına üç kerpiç parçası veya üç düzgün taş alır.Abdest bitince sol eline bir taş alır,pislik bulaşmayan yere koyup çeker.Pisliği etrafa bulaştırmadan temizler.Böylece üç taşı kullanır.Eğer temizlenmezse,iki taş daha kullanır.Taş adedinin tek olmasına dikkat eder.Sonra zekerini sol eliyle alarak sağ elinde bulunan taşa üç defa,eğer taş yoksa duvarda ayrı yerlere üç defa sürer.Zekeri sol elle hareket ettirmek,sağ ele almamak gerekir.Bu şekilde temizlendiğine kanaat getirirse temizleme işlemi biter.Fakat taştan sonra su ilede yıkamak daha iyidir.Su kullanmak istediği zaman,yerinden ayrılıp üzerine su sıçramayacak bir yere gider,sağ eliyle suyu döküp sol eliyle yıkar.Bu işleme pislik tamamen yıkanıncaya kadar devam eder.Suyu çok dökmemek ve temizlemede zorlanmamak gerekir.Böylece içeri su kaçmaz. Hele istinca ile temizlenmede çok rahat olmalı kendini hiç sıkmamalıdır.Bu vaziyette suyun ulaşmadığı yer,iç kısımdan sayılır ve içte kalanlar pislik hükmüne girmez.Ves veseli,kuruntulu davranmamak gerekir.İstibrada (idrardan sonra aleti temizlemede) sol elini zekerin altına koyup üç defa sallar,üç adım yürür ve üç defa öksürür.Böylece temizlenmiş olur.Bundan daha fazla uğraşıp kendine sıkıntı çektirmemek gerekir.Aksi takdirde kuşkuya düşer.Her istinca yapıştan sonra üzerinde bir ıslaklık
kaldığı zehabına düşerse,kilotuna su serpsin ve bu ıslaklık sudandır,desin.Peygamberimiz böyle kuşkuya düşenler için: "İstincayı bitirince elini toprağa sürsün, sonra yıkasın.Böylece hiç koku kalmaz" buyurmuştur.İstinca yapılırken şu dua okunur: "Allahümme tahhir kalbi minennifaki,harssın ferci minel efrahisi.."
ABDEST NASIL ALINIR?
İstincadan sonra ağzını misvaklar.Ağız şöyle misvaklanır.Önce dış tarafın sağ üst ve sağ alt ,sonra sol üst ve sol alt ,iç tarafta da aynı sıra takip edilerek dişler sonra dil ve damağa değdirilerek ağız misvaklanır.Misvaklama çok önem vermek gerekir.Zira,Peygamberimiz buyuruyor ki: "Misvakla kılınan bir namaz,misvaksız kılınan yetmiş namaza eşittir."
Misvak kullanırken şöyle denir: Yüce Allah'ın ismini söylediği yeri temizlemeğe niyet ettim.Her abdest alışta misvak kullanmak sünnet olduğu gibi,ağızda bir değişiklik hiss edildiği mesela uykudan kalktıktan veya kokulu bir şey yedikten sonrada misvak kullanmak sünnettir.Devamlı abdestli olmak sünnettir.Zira sevgili peygamberimiz devamlı abdestli olurdu.
Abdest şöyle alınır:
Yüksekçe bir yere oturup yüzünü kıbleye çevirir ve şu duayı okur: "Bismillahirrahmanirrahim. Euzu bike min hemezat iş-şeyatin.Ve euzu bike Rabbe en yuhdarun.
Sonra sırasıyle şu yolu takip eder:
1- Şu duayı okuyarak her iki elini üç defa yıkar: "Allahümme inni es'elükel yümne vel berekete ve euzu bike mineş şu'mi vel
halketi."
2- Namaz için abdest almaya ve abdestsizlikten kurtulmaya niyet eder.(Bu niyet yüzünü yıkayıncaya kadar devam eder.)
3- Ağzına üç defa su verip gargara yapar.Oruçlu olan kims e ağzına su alırken fazla mübalağa yapmamalıdır.Ağıza su verilirken
şu dua okunur: "Allahümme a'ni ala zikrike ve şükrüki ve tilaveti kitabike."
4- Burnuna üç defa su verir. Burna su verilirken şu dua okunur: "Allahümme erihni rahiyatel cenneti ve ente anni rad."
5- Yüz üç defa yıkanır.Çok sık sakallılar hariç,su kılların dibine ulaşmalıdır.Sakalın üzeri sıvazlanmalı ve parmaklarını
aralarına sokup hilallamalıdır.Parmaklar göz çukurlarında gezdirilip oralarda bir şey varsa temizlenmelidir.Yüzün sınırı: Uzunlamasına,çenenin alt ından,alında saç biten yere kadar,enlemesine de kulaktan kulağa olan kısımdır.Yüz yıkanırken şu dua okunur: "Allahümme beyyid vechi bi nurike yevme tabyaddu vücudu evliyaike."
6- Sağ kol dirseklerle beraber üç defa yıkanır.Yıkanırken dirsek ne kadar geçilirse o kadar iyi olur.Sağ kol yıkanırken şu
dua okunur: "Allahümme a'tini kitabi biyemini ve nasibni his aben yesira."
7- Sol kolda aynı şekilde üç defa yıkanır. Eğer parmakta yüzük varsa altına su girmesi için oynatılır.Sol kol yıkanırken şu
dua okunur: "Allahümme inni euzu bike entu'tini kitabi şimali ev min veraiz-zahri."
8- İki elini ıslatıp parmak uçlarını birbiri üzerine koyarak iki el birlikte başın ön tarafından başlayarak arkaya doğru
sıvazlayıp tekrar başlanan yere getirilir. Böylece başın yan taraflarındaki saçlarda ıslanmış olur.Bu hareket bir defa yapılır.
9- Aynı şekilde bütün baş üç defa sıvazlanır. Her defasında şu dua okunur: "Allahümme gasini birahmetiki ve enzil aleyye min
beratike ve ezlifni tahte arşike yevme la zille illa zilluke."
10- Üçer defa her iki elini ıslatıp şehadet parmaklarıyla kulakların deliklerini,baş parmaklarla da kulakların dışını
sıvarlar.Kulaklar meshedilirken şu dua okunur: "Allah ümmec-alni minellezine yertemi ağlalı."
11- Ellerini ıslatıp boynunu sıvazlar ve şu duayı okur. "Allahümme fi rekabeti minennari ve euzü bike münes selasılı vel
ağlalı."
12- Önce sağ ayağını üç defa bilekteki çıkıntıların üst kısmıyla beraber yıkar. Ayak parmaklarının arasını sol elin ince
parmağıyle,ayağın küçük parmağından başlayarak sıvazlar. Bu sıvazlama sol ayakta büyük parmakta başlayıp, küçük parmakta biter. Aynı şekilde sol ayak ta üç kez yıkanır.Ayaklar yıkanırken şu dua okunur: "Allahümme cebbit kademeyye ales sıratı yevme tezillü ekdemülmünafikin." Böylece abdesti bitirdikten sonra şu duayı okur: "Eşhedü en La ilaheillallah, vahdehü laşerike leh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resulühü.Allahümmec'alni minet-tavvabin vec'alni minel mütetahhirin
vec'alni min ıbadikes-s alihin." Arapça bilmeyenlerin,okuduklarını anlayabilmeleri için bu duaların manalarını öğrenmeleri gerekir.Peygamberimiz buyuruyor ki: "Abdest alırken Yüce Allah'ı ananların bütün organları günahlardan temizlenmiş olur.Eğer Yüce Allah anılmazsa,suyun ulaşamadığı yerler temizlenmez." Abdestli olunsa bile her namaz kılınışta yeniden abdest almak sünnettir.Zira,Peygamberimiz buyuruyor ki: "Yüce Allah, abdestini tazeleyenin imanını tazeler." Abdestle ancak görünen yerler temizlenir.Yüce Allah'ı görme yeri olan kalb ise,kötülüklerden tevbe yolu ile temizlenir.Abdest aldığı halde kalbini kötülüklerden tevbe ile temizlenmeyen,padişahı,sarayında misafir etmek isteyen kimsenin evin dış kısımları
temizleyip,padişahın oturacağı özel odayı kir ve pislik içinde bırakmasına benzer.
ABDESTTE MEKRUH OLAN ŞEYLER
Abdestte altı şey mekruhtur:
1- Konuşmak.
2- Suyu yüze çarpmak.
3- Elleri silmek.
4- Güneşte ısınmış suyla abdest almak.
5- Aşırı derecede çok su kullanmak.
6- Bir organı üç defadan fazla y ıkamak.Yüz istenirse toz yapışmasın diye kurulanır,istenirse ibadetinizi devam
etsin diye kurulanmayabilir.Her ikisini de yapmakta sakınca yoktur.Bu niyetlerle yapılırsa her iki şekilde faziletli olur. İbrik ve tasa göre daha mütevazi olduğu için,testi ile abdest almak daha iyidir.
GUSÜL (BOY) ABDESTİ
Cinsi münasebette bulunan,yahut uyurken veya uyanıkken kendisinden meni gelene gusül (boy) abdesti farz olur.Boy abdestinin üç farzı vardır:
1- Bütün vücudu yıkamak.
2- Suyu kılların dibine ulaştırmak.
3- Cenabetlikten temizlenmeye niyet etmek.
Boy abdestinin sünnetleri ise şunlardır:
1- Besmele okumak.
2- Üç defa elleri yıkamak.
3- Vücudun pislik bulunan yerleri (ön ve arka yolları) yıkamak.
4- Yukarıda anlattığımız şekilde sünnetleriyle beraber abdest almak.
5- Ayakları yıkamayı boy abdestinin en sonuna bırakmak.
6- Önce sağ tarafa,sonra sol tarafa sonra da başa üçer defa su dökmek.
7- Elin ulaşabildiği yerleri oğmak.
8- Eğer bir test veya küvette oturuyorsa,oturduğu yerlere temiz suyu
ulaştırmağa gayret etmek.(Zaten bütün vücudu suyla yıkamak farzdır.)
9- İlk önceki yıkamadan sonra avret yerlerine el sürmemek.
TEYEMMÜM
Şu durumlarda teyemmüm yapılır:
1- Su bulamamak veya beraberlerinde arkadaşlarıyle beraber içmelerine yeteceği kadarından fazla su bulamamak.
2- Su bulabileceği yolda yırtıcı hayvan tehlikesinin bulunması.
3- Kendisinin soyulma veya bırakacağı malın çalınma tehlikesinin bulunması.
4- Suyun aşırı derecede pahalı olması.
5- Hasta olanın su kullanması halinde hastalığının artması veya hastalığının artıp ölmekten korkması.
Böyle durumlarda namaz vaktinin sonuna kadar beklenir. Bu süre zarfında yukardaki yollar dışında su bulunmazsa teyemmüm yapılır.
Teyemmüm şöyle yapılır (sırayla):
1- Temiz topraklı bir yere, iki eli tozlanacak şekilde toprağa vurur.
2- Parmaklarını açar "niyet ettim namaz için teyemmüm yapmağa" diyerek,
iki eliyle bütün yüzünü sıvazlar.Yüz sıvazlanırken abdestte olduğu gibi,tozun kıllar arasına girmesi gerekmez.
3- Parmaklarında yüzük varsa çıkarır,ikinci defa elini yeri vurur,parmaklarını birbirinden ayırarak sağ elinin arkasını sol elinin içine koyar.Sol elini, aynı şekli muhafaza ederek sağ kolun dirseklerine kadar kaydırır.Sonra sol elini sağ koldan ayırmadan dirseğin üst tarafına çıkarır bu sefer elini parmaklara doğru kaydırır.Sol başparmağı,sağ baş parmağın üzerine
gelecek şekilde sıvazlanmayı bitirir. Sonra sağ elle sol kolu aynı şekilde sıvazlar.Sonra da iki elin avuç içlerini birbirine sürer ve bir elinin parmaklarını diğer elin parmaklarına geçirerek parmak aralarını oğar.Bu anlattığımız eller ve kollar için bir kez yere vurmak yeterlidir.Ancak dirseklere kadar her yere toz temas etmelidir.Eğer bunu yapamazsa birden fazla yere vurabilir.Bir teyemmümle bir farz ve istenildiği kadar sünnet kılınabilir.Ama bir sonraki farz için yeniden teyemmüm yapmak icabeder.
VÜCUTTAKİ FAZLALIKLARDAN TEMİZLENMEK
Vücuttaki fazlalıklar iki kısma ayrılır:
1. KISIM: KİRLER:
Kir deyince saç ve sakal diplerinde,kulakta,burunda,göz kenarlarında, dişler arasında, parmaklar arasında, tırnak altlarında ve vücudun diğer yerlerinde bulunan kirleri kastediyoruz.Baş ve sakaldaki kıl diplerinde bulunan kirler, su, kil (sabun ve) tarakla temizlenir.Peygamber efendimiz,evde olsun, yolculukta olsun tarağını yanından ayırmazdı.Abdest alırken gözün kenarında bulunan kir,çapak veya sürme artıkları temizlenir.Banyoda da kulağın içindekiler temizlenir.Burundaki pislikler burna su çekmek ve sümkürmekle,ağızdaki artık ve diş teki sarılıklar da misvakla temizlenir.Bunlardan başka parmak
boğumlarında,ayağın üst ve altında,tırnak diplerinde bulunan kirleri temizlemek te sünnettir.Kir abdeste mani olmaz.Tırnakların altında aşırı derecede bulunan kirler hariç,suyun deriye ulaşması mümkündür.Bu kirleri sıcak su ile veya
banyo da temizlemek sünnettir.
HAMAMDAKİ FARZ ve SÜNNETLER
Hamamda yıkanmanın dört farzı,on sünneti vardır.
Farzlar şunlardır:
1- Avret kısmını,yani göbekle diz arasında kalan kısmı örtmek,başkalarına göstermemek,
2- Bu kısımları tellaklara oğdurmamak,Tellakların oğması,başkalarının görmesinden daha kötüdür.
3- Başkalarının avret yerlerine bakmamak.Avret yerini açana,dövüşme tehlikesi olmayacaksa nehy-i münker yapılmalıdır.(Bu yaptığının haram olduğu,yapmaması gerektiği söylenmelidir.) Nehy-i münker yapmayan günahkar olur.Hamam giden Hazret i Ömer (R.A.) hamamda yüzünü duvara dönüp gözlerini bir bezle bağlayarak oturduğu anlatılır.
4- Kadınların hayız ve nifastan kesildikten sonraki temizlenmeleri hariç,hamama gitmeleri kesinlikle yasaktır.Hamama gittikleri zaman yukarıdaki yasaklara uymalıdırlar.
Sünnet ler:
1- İnsanlara temiz görünmek için değil,namazda rahat ve temiz olmak niyetiyle hamama gitmek.
2- Hamam ücretini çıkarken değil,girerken vermek.Böylece hamamda çalışanlar daha iyi hizmet eder ve alırmıyım,almaz mıyım? Diye kuşku duymazlar.
3- Hamama sol ayakla girmek ve "Bismillahirrahmanirrahim. Euzu billahiminer-ricsin-necsil-habisil-mahberi mineş şeytanirracim." demek.Çünkü hamam şeytan yeridir.O halde kendisi için yalnız kalabileceği bir yer ayırtmalı veya içerisi tenha olduğu zaman girmelidir.
4- Hamama çabuk girmek ve erken terketmek.
5- İçeri girince çok su kullanmamak şartıyle hemen el yıkamak. Hamamcı gördüğü zaman kızmıyacağı kadar su kullanmalı.
6- Soyunma yerine girince selam vermek.Selam verirken el kaldırmakta bir mahzur yoktur. Hamamda selam verene "Efekellah (Allah sana sıhhat versin)" diye cevap verilir.
7- Fazla konuşmamak.
8- Kur'an-ı Ke rim okumamak.Şeytandan korunmak için " euzu billahimineş şeytanir-racim" demek caizdir.
9- Akşam güneş batarken ve akşam ile yatsı arasında hamama gitmek.Zira bu vakitler şeytanın yayıldığı vakitlerdir.
10- Sıcak yere girince cehennem ateşini hatırlamak. Birisi Cehennemin nasıl olduğunu öğrenmek isterse s ıcakta biraz daha fazla otursun.Akıllı olan orada gördüğü her şeyden ahireti hatırlar.Birisi karanlığı görünce,mezarın karanlığını,yılan görünce cehennem yılanlarını hatırlasın.Kötü ve çirkin bir yüz görünce,münker ve nekir'i aklına getirsin. Korkunç bir ses
duyduğunda Sur'un çalınmasını düşünsün.Red ve kabul gördüğünde kıyamette red veya kabul edileceğini anımsasın. Bunlar şeriattaki sünnetlerdir.İlave edeceğimiz faydalı bilgiler: Ayda bir kez kalsiyum oksit kullanılmalıdır.Hamamdan dışarı çıkarken nikrin hastalığından korunmak ve başağrısından kaçınmak için ayakları soğuk su ile yıkamak iyidir.Başa soğuk su dökmek iyi değil.Yazın hamamdan çıktıktan sonra biraz yatmak faydalıdır.
VÜCUTTAKİ FAZLALIKLARDAN TEMİZLENMEK
2. KISIM: Bu kısımda vücuttaki şu yedi şeyden temizlenmek gerekir.
1- Saçlar: Memleketin ileri gelenlerinden başka diğerlerinin saçlarını traş etmeleri temizliğe daha uygundur.Fakat en iyisi
saçları bazen kesmek,bazen de uzatmaktır.Her taraftan saçları uzatıp Salı vermek savaşçıların geleneği olduğu için mekruh ve yasak sayılmıştır.
2- Bıyıkları dudak hizasına kadar uzatarak sünnet,daha fazla uzatmak yasaktır.
3- Koltuk altındaki kılları her kırk günde bir yolup koparmak sünnettir.Eğer başlangıçta adet edinilirse bu işlem kolay olur.
Ama adet etmeyenlerin traş etmeleri daha iyidir.Zira bu onlar için daha rahat olur.
4- Kaba avret yerlerindeki kılları en az kırk günde bir ilaçlarla gidermek,kesmek veya traş etmek sünnettir.
5- Tırnakları kesmek sünnettir.Zira tırnaklar uzatılmazsa,altlarında kir toplanmaz. Biraz kirbirikse bile, abdeste zarar
vermez.Çünkü Peygamber efendimiz tırnaklarında kir gördüğü kimselere kesmelerini söylemiştir,namazlarını kaza etmelerini buyurmamıştır."Uzayan tırnak altları,şeytanların barınağıdır" diye bir söz vardır.Tırnakları şu sıraya göre kesmek iyidir: Önce sağ elin işaret parmağı ardından diğerleri,sol elin küçük parmağından başlayıp arkasından ötekileri,sonra sağ ayak en sonda da sol ayak tırnaklar.Sağ soldan,el de ayaktan üstündür.Öyle ise önce sağ elin en üstün parmağı olan şahadet parmağından başlayıp küçük parmağa kadar,sonra sol elin küçük parmağından başlayıp en son sağ elin baş parmağı bitirmeli,
sonrada önce sağ arkasından sol ayak tırnaklarını kesmelidir.
6- Doğum zamanında göbeği kesmek.
7- Sünnet olmak.
SAKAL UZATMANIN EDEPLERİ
İbn-i Ömer ve ashabının bir kısmının yaptığı gibi sakalı bir tutamlık uzatmalı,fazlası kesilmelidir.Ancak daha fazla uzatmak gerekir diyenler de vard ır.
Sakal bırakmakta on şey mekruhtur:
1- Sakalı siyaha boyamak.Peygamberimiz buyuruyor ki: "Sakalını boyayan cehennemliktir.Zira Kâfirler sakallarını boyarlar.Bunu
ilk önce yapan da Firavundur." İbn-i Abbas 'ın rivayetine göre,Peygamberimiz buyuruyor ki: "Son zamanlarda bazı insanlar sakallarını siyaha boyuyacaklard ır.Onlar cennet kokusunu duyamazlar." Peygamberimiz buyuruyor ki: "İhtiyarların en kötüsü gençlere benzemek isteyenlerdir.Gençlerin en iyiside ihtiyarlara benzemek istiyenlerdir." Peygamber efendimiz bunu bozuk niyetten dolayı yasaklamıştır.
2- Sakalı kırmızı veya yeş ile boyamak.Yalnız savaş çıların düşmanlarını yıldırmak ve onlara yaşlarını belli etmemek için
sakallarını bu renklere boyamaları sünnettir.Bu gaye ile bazı âlimler sakallarını siyaha boyamışlard ır.Fakat bu niyetten baş ka bir niyetle boyanırsa,olduğundan başka görünme, yani aldatmaya girer.
3- Başkalarının ihtiyar zannetmesi ve kendisine saygı göstermesi için sakalı kükürtle veya başka bir şeyle beyaza boyamak.
Saygı kazanmak için böyle bir yola başvurmak aptallıktır.Zira hürmet ihtiyarlık veya gençliğe değil,ilme ve akla gösterilir. Enes (R.A.) Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman mübarek sakallarında yirmi tane beyaz kılın bulunmadığını söylemiştir.
4- Sakaldaki beyaz kılları koparmak.Sakaldaki beyaz kıllardan utanmak demek,ihtiyarlıktan utanmak demektir.Yüce Allah'ın
kendisine verdiği nurdan utanmak ise cahilliktir.
5- Henüz yüzünde tüy bitmemiş delikanlılara benzemek için sakalını traş etmek.Bu da cehaletten ileri gelir.Zira Yüce Allah'ın
bazı meleklere şöyle tesbih ederlerler: Sübhane men zeyyener-ricale billihyi ven-nisai biz-zevaibi (Erkekleri sakalla,kadınları saçlarla süsleyen Yüce Allah bütün ayıp ve noksanlıklardan uzaktır.)
6- Kadınlara güzel görünmek için sakalı makaslar güvercin kuyruğu gibi kesmek.
7- İslam büyüklerinin yaptıklarından daha fazla saçın sakala karışan kısımları ve kulağın üstündeki saçları uzatmak.
8- Siyah gözle veya beyaz sakalla gururlanmak.Yüce Allah kendini beğenenleri sevmez.
9- Sünneti yerine getirmek için değilde,insanlara gösteriş olsun diye taranmak.
10- İnsanların kendisini zahit bilmeleri ve sakalıyla meşgul olacak zamanı bulamadığını sanmaları için sakalı taramak.
I've seen so far is in perfect
http://www.lovepowerman.net/
http://www.lovepowerman.com/
ibrahim uzun web site admin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



